Mübarek MC Donald’s, sanki Hacı Abdullah Lokantası!

  • New York’a iner inmez Amerikan filmlerindeki gülme gibi, “Yiiihhhhuuuu” efekti veriyorum. Organizasyon bozukluğu Amerikalılar’da da olabiliyormuş. Öyleyse “Adamlar aşmış abi, onlar aya biz yaya” gocunmalarını bırakabileceğiz artık…
  • Böyle dediğime bakmayın, onlar gerçekten aya gittiler. Ben ise, aya gittikleri, yüzeyinde gezindikleri araçları, Uzay ve Havacılık Müzesi’nde ağzım açık izledim. Hezarfen Çelebi’yi andıkça da gocundum durdum…
  • abc televizyonundayız. Eski başkan Clinton’un sağ kolu George Stephanopoulos’un şovunu izledik. “Biraz beklerseniz, birlikte fotoğraf çektirebilirsiniz” dediler: “Teşekkürler, George gelsin bizimle fotoğraf çektirsin.”
  • Washington’ın göbeğinde bankta yatan siyah adamın, kahvaltı çöpünü çöp kutusuna atmasını, yine sokakta yatan iki kişiden birinin dişlerini fırçaladığını, diğerinin de kitap okuduğunu görünce dumura uğradım açıkçası.
  • İki müze arasında Mc Donald’s büfesinde karnımızı doyuracağız. İlle de Mc Donald’s ama… Mübarek sanki, halis muhlis Türk yemekleri yapan Hacı Abdullah Lokantası… Anlayın işte, öyle bir alıştırmışlar ki bizi!..
  • Havacılık ve Uzay Müzesi’nin marketinde hediyelik eşya satıyorlar. Öyle pahalı ki… Ve elinize aldığınız hemen hemen bütün eşyaların altında “Made in China” yazıyor. Anlamlı değil mi?

Kolay değil 10 saat durmaksızın uçmak… Daha önce en fazla 5 saat uçmuştum da, dar koltuklar arasında akla karayı seçmiştim.
Uçak, bir Amerikan şirketine ait olunca, ister istemez adamların paranoyası seni de etkiliyor. Ya bir terörist saldırıya kurban gidersek? Ya içinde bulunduğum uçak Manhattan’ın şu anki en yüksek binasına dalıverirse? Öyle bir korku ki, bir ara vazgeçmeyi bile düşündüm…
Bavulumda, halen New York’ta yaşayan, orada evlenip barklanıp çoluk çocuğa karışan eski çalışma arkadaşım Cengiz Yakut’un siparişi olan kitap ve CD’ler var. New York’a indiğimiz gibi iç hat uçuşuyla Washington’a geçeceğiz. Cengiz’le haberleşip New York’ta emanetleri almasını istiyorum ki, bir hafta boyunca yanımda onlarca kitap ve CD taşımayayım diye.
New York’ta öyle bir şey oluyor ki, JFK Havaalanı’ndan, Türkiye’dekinden daha kolay geçip, hemen iç hat terminaline götürülüyoruz.
Elimizdeki yönergeye göre JFK’da tercümanımız Zeynep Kabukçu bekleyecekti. Fakat öyle biri yok, daha doğrusu varmış da başka bir yerdeymiş. Uzun boylu orta yaşın üzerinde siyah bir kadın, ki sonradan Dışişleri Bakanlığı görevlisi olduğunu öğreniyoruz. Onun eskortluğuyla kısa sürede Washington uçağına biniyoruz.
Amerikan filmlerindeki gülme efekti gibi, burada “Yiiihhhhuuuu” efekti vermem gerekecek. Demek ki organizasyon bozukluğu Amerikalılar’da da olabiliyormuş. Öyleyse “Adamlar aşmış abi, onlar aya biz yaya” gocunmalarını bırakabileceğiz artık…
İşte bazıları için (!), küçük de olsa kompleks giderecek bir olay!..
Uçağa bineceklerin üzerinin detaylıca aranmasına hak veriyorum. Hele Amerikalılar’ın bu işin cılkını çıkarırcasına davranmasını da anlıyorum. Kolay değil dünya jandarmalığı yapmak. Çünkü yakın tarihte çok büyük bir terör saldırısına maruz kaldılar…
Hem sadece yabacılara değil bu sıkı güvenlik önlemi. Kendi vatandaşlarını bile tepeden tırnağa soyuyorlar uçaklara binmeden önce…
Adamlar, homeless sorununu aşamamış abi!
Ve Washington’dayız…
Pek çok yere yürüme mesafesinde olan One Washington Circle Otel’e yerleştiğimizde, benim için neredeyse 24 saat önce başlayan gündüz yeni sona ermekteydi.
Gece, otel çevresinde kısa bir turdan sonra sabah erkenden sokaktayım. Otelin hemen karşısında George Washington heykelinin bulunduğu meydanda banklarda sabahlayan evsizler ve onların çevresinde kendilerine yiyecek arayan sincaplar dolaşıyor. Sanki evcilleşmişler… Görüntülemek için ne kadar yaklaşsanız da kaçmıyorlar. Ve bankta sabahlayanlara göre çok daha şanslılar, çünkü onların barınma sorunu yok. Her yer rahatlıkla yuva yapabilecekleri büyük ağaçlarla dolu…
Burada bir ayrıntı verelim; Tahta bankı kendine mesken edinen siyah adamın, kahvaltı çöpünü çöp kutusuna atmasını da şaşkınlıkla karşıladım.
Başka bir gün de, yine sokakta yatan iki kişiden birinin dişlerini fırçaladığını, diğerinin de kitap okuduğunu görünce dumura uğradım açıkçası.
Siz olsanız “Vay be!” demez misiniz böyle bir manzara karşısında?..
Ben dedim… Ama sokakta yattıkları için “Adamlar aşmış abi” kompleksine kapılmadım, çünkü “homeless” sorununu “aşamadıkları” belli…
Bizim de aşamadıklarımız var biliyorsunuz. Mesela dinsel tabular… Bu durum İslam’ın yaşandığı bütün ülkelerde var ama, Türkiye farklı ve bu farkını, dini yeniden yorumlayarak göstermeli.
Washington’da bir pazar sabahında beni böyle düşünmeye yönlendiren manzara orta yaşlı bir çiftin, 3 çocuğuyla birlikte kiliseye gidiyor olması… O fotoğraf, bize de benziyor aslında. Babanın elinden tuttuğu çocuğuyla camiye gitmesi gibi… Fakat bizim fotoğraf karesinde çok önemli eksik var. Anne ve kız çocukları… Ve o fotoğraf ister istemez şu soruları sorduruyor bana. “Neden benim dinimde kadınlar ikinci sınıf olarak görülüyor? Neden hep erkeğin arkasına itiliyor? Neden ibadethanelerde yan yana değiller?”

En gereksiz program George Stefanapulos

Gezinin sonunda bunu Vladimir Spencer’a da söyledik. Dopdolu doyurucu programın tek olumsuzluğu ve gereksiz olanı, ABC televizyonu ziyaretiydi.
Amerika’yı izleyenler bilir ki ABC, reytingi yüksek televizyon kanallarından biri. ABD eski başkanı Bill Clinton’ın sağ kolu olan George Stephanopoulos, ABC’de pazar sabahları “This Week” (Bu Hafta) isimli bir program yapıyor. O haftaki programın içeriği, “n’olacak bu ekonominin hali” minvalindeydi.
Programı bize, toplantı odasında ekrandan izlettirdiler. Ne gerek var idiyse böyle bir şeye! Bazı arkadaşlar “otelde odamızda da izleyebilirdik” dediler ama geldik bir kere. Gelmişken bari stüdyoları ve reji odasını görelim. Gördük de… O koca binaya göre rejiyi daracık bir odaya hapsetmelerine anlam veremedim.
Hemen geçtik Stephanopoulos Efendi’nin programını yaptığı stüdyoya. Şöyle bir bakındık ve çıkıyoruz. Dediler ki, “Biraz beklerseniz, George Stephanopoulos’la hatıra fotoğrafı çektirebilirsiniz.”
Öyle ya, o eski Başkan Clinton’ın başdanışmanıydı. 11 Eylül saldırıları sırasında New York’taki ikiz kulelerin enkazı önünden ilk canlı yayını yapan televizyon sunucusuydu. Popülaritesi tavan yapmış bir ‘anchorman’le bir daha yan yana gelme şansımız olmayabilir miydi! Bu fırsatı iyi değerlendirmek gerekti!
“George gelsin de, o bizimle hatıra fotoğrafı çektirsin. Teşekkür ederiz” deyip ayrıldık stüdyodan…
Tercümanlarımızın hayatları bir roman
Öğleden sonra saat 17.30’a kadar serbestiz. Akşam, Vladimir Spencer evinde misafir edecek bizleri ve program içeriği ve amacına ilişkin bilgiler verecek.
Bu arada iki tercümanımız var. Hale Johnson ve Zeynep Kabukçu…
Hale Johnson, halen Vatan gazetesinde yazan Necati Doğru’nun eski eşi… Amerika’ya yerleşip bir Amerikalı ile evlenmiş. Edebiyatçı bir kişilik olan Hale Johnson, Gündüz Badak ve Refik Durbaş ile Evrim Dergisi’ni çıkarmış. Yazı ve şiirleri Evrim, İzmir İzmir, Pencere, Şiir Defteri dergilerinde yayınlanmış. Arkın, Gözlem ve Grolier International gibi yayınevlerinde yazar ve editörlük yapan Johnson’un, 2000 yılında Hale Koray adıyla yayınlanmış “Türkiye Stella ve Ben” adlı bir kitabı bulunuyor.
Hale Johnson, aklı sürekli Türkiye’de olan biri. Kitabını benim için imzalarken “Her şey Türkiye için” yazması da bunun işareti. Hele evinde hala Münir Nurettin’den şarkılar dinlediğini söylediğinde, konservatuar öğrencisi olarak ben bir iki şarkı patlatınca, Hale Hanım’ın keyfine diyecek yoktu doğrusu…
Zeynep Kabukçu’ya gelince… O da Amerika’da doğmuş büyümüş. Babası işi sıkı tutmuş ki Türkçesi, İstanbul Türkçesi kadar net…
New York’ta her yıl yapılan meşhur Türk yürüyüşü var ya, o organizasyona katılan bir Türk subayı ile tanışmış bundan 5-6 yıl kadar önce… Evlenmişler ve dolayısıyla genç subayın hayatının akışı değişmiş. Bursa Işıklar Askeri Lisesi mezunu bu genç subay şimdi Amerika’da pilotluk yapıyor. Çiftin 4 yaşında bir de oğulları var…

Yıldırım hızıyla müze turu

ABC Televizyonu’ndan sonra gruptaki herkes bir yerlere dağıldı. Kimi sanat ağırlıklı müzelere, kimi alışverişe gitti. Biz de Adana DHA’dan Yüksel Eker ve İzmir Yeni Asır’dan Mehmet Akyar’la birlikte, Simithsonian (Ulusal Havacılık ve Uzay Müzesi) ile dinozor fosillerinin sergilendiği Museum of Natural History (Doğal Tarih Müzesi)’ne gittik.
Önce uzay ve havacılık müzesi…
Müzeye giriş ücretsiz. Pazar günü olması nedeniyle de hayli kalabalık. Daha girişteki büyük holde modüller, roketler, füzeler, uzay araçları, dev teleskoplar tavana asılmış gerçek uçaklar… Ayrı bir bölümde havacılık tarihinin nerede, nasıl, hangi koşullarda başladığını da görebiliyorsunuz.
Böyle bir ortamda sizin aklınıza kim gelir?
Benim aklıma önce Hezarfen Ahmet Çelebi geldi. 17. yüzyılda yaşayan Hezarfen, Evliya Çelebi’nin yazdığına göre yapay kanatlarla Galata Kulesi’nden kendini boşluğa bıraktığı gibi Üsküdar’a kadar uçmuş. 4. Murat Hezarfen’i ödüllendirmiş ama, yaptığını tehlikeli bularak Cezayir’e sürdürmüş. Ve Hezarfen orada ölmüş.
İşte burada gerçekten hayıflanıyorum. Amerikalılar aya giderken biz Türklerin neden hala yaya kaldığını daha iyi anlayabiliyoruz bu örnekle değil mi?
Ne yalan söyleyeyim, Hezarfen’den sonra oğlumu düşündüm orada. Uzayın gizemine kafayı takan oğlum olmalıydı burada! Bir gün o da gelir elbette…
Hay Allah, böyle bir müzeyi gezmek için tam gün gerek. Bırak tam günü, biz yarım günde iki müze gezmeliyiz.

Kapitalizm dersleri

Arada ayaküstü yemek molası da vermek koşuluyla (Amerika’da hemen bütün yemekler ayaküstü ya neyse) Doğal Tarih Müzesi’ne de gideceğiz. O yüzden en yakındaki Mc Donald’s büfesinde karnımızı doyurmamız gerekecek.
Durun bir dakika! Niye Mc Donald’s?
İyi soru değil mi?
Mübarek sanki İstanbul’daki Hacı Abdullah Lokantası… Alt tarafı (!) Amerikan emperyalizminin gıda sektöründeki uzantısı… Ahtapotun kolları gibi bütün dünyayı saran ve bizleri de bu isme ve tada alıştıran fast food zinciri işte…
Farklı zamanlarda Mısır ve Pakistan’a gitmiştim de, orada da Türk heyetindeki pek çok kişi, Mc Donald’s restoranlarını evlerinin mutfağı gibi görmeye başlamıştı.
Kapitalizmin mantığında sineğin yağını çıkarıp para kazanmak var. Ve bu mantıkla bakıldığında yararlanılmayacak eşeğin önüne de ot konulmuyor.
Nitekim müzeye girişi ücretsiz yapan Amerikalı, binanın neredeyse 4’te birlik bölümünü kapsayan market yapmış ki, burada da hediyelik eşya satıyor. Hem de acayip yüksek fiyatlarla… Bir de bakıyorsunuz, aldığınız ya da alacağınız hediyelik eşyanın altında “Made in China” yazıyor!..
Kapitalizmin ne olduğuna ilişkin dersin yeterince anlaşıldığını düşünerek geçiyoruz Doğal Tarih Müzesi’ne…

Ayrıca bakınız:

 

Yoruma kapalıdır