Dinozorlar müzeye tiryakiler kümese
- Washington’daki doğal tarih müzesinde, dünyanın dört bir yanından getirilmiş fosilleri görünce bunun “tarih hırsızlığı” olduğunu düşünüyorsunuz, ama sonra bu düşünceniz değişiyor.
- Yiğidi öldürüp hakkını verelim. ABD’liler tarihi mirasa sahip çıkmasaydı, Taliban’ın tarihi eserleri bombalaması gibi pek çok yerde geri kalmış toplumlar o mirasın üzerinde tepinecekti.
- Kongre binasına cepheli standında Bush’a hakaretler yağdıran protestocu, Gülhane Parkı’nda polislerin ceviz ağacını farketmemesi gibi, oranın şerifleri tarafından farkedilmiyor!
- Kongre binasının çevresinde dolanırken uzaktan kulağımıza çalınan müziğe doğru ilerliyoruz ve kendimizi “gay festivali”nin içinde buluyoruz. Fakat geç kaldığımız için “gay güzeli”ni görüntüleyemedik.
- Hiçbir kapalı mekanda sigara içilmediği gibi, Cleveland’daki bir üniversitenin bahçesine bile duman dedektörü koymuşlar. Açık alanda bile sigara içmek isteyenlere camdan kümes yapmışlar!
- Organizasyonun ABD’deki sorumlusu Vladimir Spencer Rumen asıllı. Bizi “saray yavrusu gariban villası”nda konuk ediyor. Oğlunun üzerinde “10 Hagi” yazılı Galatasaray forması dikkatimizi çekiyor.
Bu kadar dinozor fosilinin hepsi Amerikan topraklarında çıkmış olamaz öyle değil mi?
Tabii ki oradan çıkmadı…
Dünyanın bir çok bölgesinden derlenip toparlanmış, gerek yasal prosedürler uygulanarak, gerekse farklı yollarla getirilmiş hepsi birbirinden değerli buluntular var müzede. Her biri ayrı ayrı yaşamlara götürüyor insanı… Ve onları incelerken Spielberg’in ünlü filmi Jurassic Park’ı yaşıyorsunuz sanki…
Bir köşede ilkel insan yaşamının sergilendiği döneme ışınlamasına daldığınızda, hemen bulunduğunuz çağa, medeniyete dönmek için sabırsızlanıyorsunuz.
Müzenin her bir köşesinde, Asya’dan, Avrupa’dan, Avustralya’dan getirilmiş doğal yaşamla ilgili unsurlar var.
Sadece kendi tarihlerini sergileseler diyecek sözümüz olmaz. Aynen havacılık ve uzay müzesinde olduğu gibi. Ama buna tahammül edilebilecek gibi değil. Hırsızlık bunların yaptığı!..
Evet ilk aşamada böyle düşünüyorsunuz. Ama sonra sonra düşünceniz değişiyor. Hele ki yakın geçmişte Afganistan’da Taliban’ın dünya mirası tarihi eserleri bombalayışını ekranlardan izledikten sonra, Amerikalıların yaptığının insanlık için çok önemli olduğunu daha iyi anlıyorsunuz. “Yiğidi öldürelim ama hakkını da verelim” deriz ya, Amerika’yı eleştirelim, fakat bu konuda haklarını teslim edelim.
Hatırlasanıza, biz bile yıllardır tartıştığımız Zeugma mozaiklerini, yine yabancıların yardımlarıyla ancak geçenlerde bir müzede toparlayabildik.
İki müze arasında!
Amerika’da iki Washington olduğunu biliyorsunuzdur. Birincisi Washington D.C. (başkent) Burası özel bir bölge, diğer eyaletler gibi değil. Bir de ülkenin kuzey batı köşesindeki eyalet Washington…
Adını George Washington ve Christopher Columbus’tan alan Washington’ın kuruluşu 1790 yılına dayanıyor. Şehir bir Fransız mühendis-asker tarafından planlanmış. 1812’de İngilizler’le savaş sırasında şehir yakılıp yıkılmış. Başkanın evi de yangında kapkara olmuş ve daha sonra onarılıp beyaza boyanınca “White House” demeye başlamışlar…
ABD Kongre Binası (United States Capitol Building) arkasında, Washington Anıtı’na kadar uzayıp giden boşluk yeşil alandaki enteresanlıklar dikkatimizi çekiyor.
Birincisi öğle sıcağında koşu yapanlar… Bu kadar sağlık düşkünü insanlara güneşin kavurduğu bir saatte koşulmayacağını kimse söylemedi mi diye merak ediyorum açıkçası…
Bush karşıtı birilerinin kurduğu stantta, Amerikan başkanına hakaretler yağdırılıyor. Kimse kafasını çevirip bakmıyor. Üstüne üstlük, Gülhane Parkı’nda ceviz ağacını fark etmeyen polisler gibi, buranın şerifleri de fark etmiyor!
Geçenlerde bizim başbakan Trabzon’da konuşurken birileri çıkıp bağırdı, yumurta attı da, polis midir, gönüllü korumalar mıdır nedir, üzerine çullandıkları protestocuların analarından emdikleri sütü burunlarından getirdiler…
Organik tarımın öneminin gün geçtikçe arttığını biliyordum ama Amerika’daki kadar “müzevari” bir sunumla belletileceğini hiç düşünmemiştim.
Acıyorsunuz adamlara… Sebzeleri, bizim zücaciyelerde satılan sebze ve meyve görünümündeki mutfak süsleri var ya hani, aynı onlar gibi. Hormon verile verile plastiğe benzemiş sebze ve meyveler…
Diyeceğim o ki, Washington D.C.’nin göbeğinde küçücük bir bahçe kurup buraya domates biber mısır ekmişler ve organik tarımın önemine dikkat çekiyorlar. Marketlerinde de örneğin, tornadan çıkmış gibi hormonlu çilek 3 dolara satılıyorsa, organik olanı 10 dolara satılıyor.
Üzgünüm, gay güzelinin fotoğrafı yok
Kongre binası çevresinde şöyle bir tur attıktan sonra otele dönmek için metro istasyonuna doğru giderken ayaklarımız bizi, bir süreden beri uzaktan kulağımıza gelen müziğe doğru götürüyor. Washington’da her yıl yapılan “gay festivali”nin göbeğine düşüyoruz.
Yabancısı olduğumuz bir durum bu! Ne yana bakacağımızı şaşırdık. Sahnede dans eden şarkı söyleyen birileri var fakat arkalardan da kalabalık yavaş yavaş kopuyor. Belli ki programı kaçırmışız. Gay güzellik yarışması da yapılmış ama kusura bakmayın acelemiz olduğu için görüntüleyemedik. Sizi öyle bir güzellikten (!) mahrum ettiğim için de affınıza sığınıyorum!
Festivalde dikkat çeken unsur, açık alan olmasına karşın içki içilen bölümün tel örgülerle ayrılmış olması. Alkollü içki içmek isteyen tel örgülerin ardına geçiyor.
Sigara içenler kümese!
Amerikalıların bir de sigara olayı var ki resmen cibresini çıkarmışlar…
Durun hele, Vladimir’in evindeki davete gitmeden önce onu da anlatayım.
Daha oraya gitmeden önce, uçağa çakmak ve kibrit dahi alınmadığı konusunda uyarılmıştık.
Gruptaki sigara tiryakisi 3 kişi için Amerika gezisi adeta zindan oldu. Neyse ki, böyle bir durum için ben önceden, zaten gönül eğlediğim sigara ile ilişiğimi tümüyle kesmiştim.
Hiçbir kapalı mekanda sigara içilmediği gibi, Cleveland’daki Case Western Reserve University’de öyle bir abartmışlar ki bahçeye bile duman dedektörü koyarak, açık havada sigara içilmesini yasaklamışlar. New York JFK Havaalanı’nda da yine açık alanda sigara içenler için camdan kümes yapmışlar.
Özellikle kümes diyorum ki, içenler belki aşağılık duygusuna kapılır da sigarayı bırakır diye. Kümesin yanından geçerken acıyarak ve aşağılayarak bakan yüzleri göre göre sigara içmeye devam etmek nasıl bir duygudur, tahmin etsin bakalım tiryakiler…
Hem sigaraya öyle bir vergi koymuşlar ki, fiyatından yanına yaklaşılmıyor. Orada sigara fiyat etiketlerini görünce aklıma takılan bir soruyu sormak istiyorum.
Ankara’dan bir “cesur yürek” çıkar da cevaplarsa memnun oluruz. Amerika’da hem düşmanlık, hem de çeşitli davalar nedeniyle ödedikleri tazminatlar yüzünden zor durumda olan uluslararası sigara firmaları, mesela Türkiye pazarına daha çok mal satabilmek için, ne tür taklalar (!) atıyorlar acaba?
Bu soruya cevap veren çıkarsa eğer, biz de bir şeyleri aşmışız demektir abi!
Spencer Ailesi’nin konukseverliği
Saat 17.30’da Vladimir Spencer’ın evindeki davete katılmak üzere yola çıkıyoruz. Yarım saat kadar yolculuktan sonra, bahçeli villa tipi evlerin bulunduğu Rockville’e geliyoruz. Kentlilerin, içinde yaşamak için hayaller kurduğu orman içi villa tipi evler…
Tercümanlarımıza bu evlerin fiyatının ne kadar olduğunu soruyoruz. 400-500 bin dolar olduğunu söylüyorlar ki, bunlar ortanın biraz üstünde gelir düzeyindekilere aitmiş.
Limuzinimiz, Spencerların evinin önünde duruyor ve kapıda güler yüzlü aile bireyleri tarafından karşılanıyoruz.
Vladimir Spencer’ın Rumen asıllı Amerikalı olduğunu söylemiştim. İlk anda oğlunun üzerindeki 10 Hagi yazılı Galatasaray forması, ardından giriş kapısındaki Amerikan bayrağı dikkatimizi çekiyor.
Eşi güzel bir sofra hazırlamış. Herkes alıyor tabağına yiyeceğini ve balkona doğru yöneliyor. Balkonun hemen bitiminde orman başlıyor. Esaslı bir orman bu. Kendisi de kısa imza olarak kullandığı adıyla Vlad, biraları balkonda buza yatırmış. Yemekler yeniyor, biralar içiliyor ve Vladimir Spencer, program içeriğini anlatıyor. Bize yararlı olacak toplantılar düzenlediklerini, özellikle hükümet yetkililerine sorular sormamızı istiyor. Tabii ki onun için önemli olan, bu programın mümkün olduğunca göz doldurması, beğenilmesi… Ki sonraki organizasyonlar için hükümetten gerekli finansal desteği alabilsin…
Açıkçası bizden yardım istiyor.
Vlad istese de istemese de karşımıza çıkacak tüm hükümet yetkililerine soracak sorularımız var elbette!
Eski Amerika: Georgetown
Konukseverliklerine teşekkür edip ayrılıyoruz… Ve dönüş yolunda, gece ne yapacağımızı konuşuyoruz. Karar: Kesinlikle bizi Georgetown paklar…
Georgetown, 19. yüzyıldan kalma bir Amerika klasiği. Üç şeritli caddedeki küçük dükkanların çoğu restoran, kafe ve bar olarak işletiliyor. Washington D.C.’nin turistik yerlerinden biri. Restoran barlar tıklım tıklım, girdiğiniz bir yerde kapı dibinde bir süre masa boşalmasını bekliyorsunuz.
O akşam bulduğumuz bar restoranın terasına çıkıyoruz. Terasa sırtını dayamış ağaçtan buram buram manolya kokusu yayılıyor.
Televizyonda NBA maçı var. Supors’un Pistons’ı 97-76 yendiği maçı izliyoruz. Ve o an Türkiye’de saat sabahın 4’ü iken, basketbol tutkunlarının çektiği çileyi düşünüp, akşamın seherinde Meksika birası yudumlayarak maç izlemek keyif veriyor.
Evet birer bira yeter, haydi dinlenmeye… Yarın çok işimiz var, Dışişleri Bakanlığı’na gideceğiz…