Pentagon bürokratına özür dilettirdim!
- Dünya Bankası’nın önünden geçerken, sayın başbakanın oğlu Bilal Bey kardeşimizin de burada çalıştığını hatırlıyoruz. Ve birkaç adım sonra karşımızda Bilal…
- Pentagon’un bahçesinde savaş makineleri sergisi var. Elektronik düzenekli irice merminin ne amaçla kullandığını soruyoruz. Yanıt insanın kanını donduruyor: İnsan için…
- Pentagon’un Güney Avrupa Masası Daire Başkanı Anthony Aldwell’e Kuzey Irak ve PKK’yı hatırlatıyoruz: “Kandil Dağı’na bomba attığımızı düşünelim. Bu neyi halledecek?
- 1 Mart tezkeresinin reddini “Türkiye’nin ihaneti” olarak yorumlayan Aldwell, sorum üzerine, haddini aştığını belirterek “hayal kırıklığına uğradık” demeliydim, diye düzeltti.
Dışişleri Bakanlığı’ndaki “çok ağır” konunun üzerine hafif bir akşam yemeği gerek. Ama ne mümkün… Amerikalıların binaları, yolları, arabaları gibi yemek tabakları da, içki bardakları da çok büyük. En küçüğünden söyleseniz bile fazla geliyor.
NTV Washington muhabiri Ümit Enginsoy geliyor, kaldığımız otele… Onun önerdiği bir restorana gideceğiz akşam yemeği için. Yine Georgetown’a gideceğiz. Ancak hava da acayip sıkıntılı, yağmur ha indi, ha inecek.
Otel odasındaki şemsiyeleri alıyoruz elimize. Yağmur yağarsa eğer, baston tipi şemsiye ile “Singin in the rain” şarkısı eşliğinde elektrik direklerine sarılarak dans ederiz diye düşünüyoruz.
Yürümeye başladığımızda yağmur da serpiştirmeye başlıyor. Fakat akşam güneşi de, ışığını esirgemiyor bizden. Biraz sonra öyle bir yağmur iniyor ki, sanki güneşle inatlaşıyor. Ve, o şemsiyeler sırılsıklam olmaktan kurtarıyor bizleri.
Hava sıcak ya, klima konusunu da abartıyor bu Amerikalılar. Girdiğiniz bütün binalar morg gibi. İnsanın çenesi takırdıyor soğuktan. Enginsoy’un işaret ettiği restorana gireceğiz ama içerisi de ağzına kadar dolu. Masa boşalıncaya kadar kapı önünde biraz beklememiz gerekecek.
Bu arada gökkuşağını fark ediyoruz. Georgetown manzarasına gökkuşağını da katarak hatıra fotoğrafı çekiyor Adanalı Yüksel Eker, elindeki gelişmiş fotoğraf makinesiyle…
Ve yemek siparişlerimizi veriyoruz. Atlas Okyanusu’nun jumbo karideslerinden ızgarasını sipariş veriyorum, ağır konu üzerine hafif yemek gerekliliğini yok sayarak…
Bara yakın bir yerde hazırlanan masada oturuyoruz. Burada sigara içiliyormuş meğerse… Yemekler yenip içkiler içildikten sonra Ümit Enginsoy bir sigara yakıyor ama, kendine de az hakaret etmiyor. Amerikan toplumu öyle bir hale getirmiş ki sigara tiryakilerini, Enginsoy da kapıldığı aşağılık kompleksi nedeniyle, kendini bilumum dört ayaklıya benzetiyor.
Bu Bilal değil mi?
Ertesi sabah George Washington Üniversitesi’nin medya bölümünde iki profesör ile medya etiği üzerine bir söyleşiye katılacağız. Yine otele yürüyüş mesafesindeki okulu ararken çevreyi inceliyoruz. Sabah sabah işine giden Amerikalılardan, elinde devasa kahve bardağı olmayanlar azınlıkta.
Dünya Bankası’nın önünden geçerken, sayın başbakanın oğlu Bilal Bey kardeşimizin de burada çalıştığını hatırlıyoruz. Ve birkaç adım sonra “Aha da bu Bilal değil mi?” diye aklımdan geçirirken, Zaman’dan Erhan Başyurt “Bilal!” diye sesleniyor.
Bilal bir eli kulağında cep telefonuyla konuşuyor. Kendisine seslenen kişiyi ve yanındakileri tanımıyor elbette ve şöyle bir bakıp yürüyor yoluna…
Sonunda George Washington Üniversitesi’ndeyiz ve karşımızda profesörler Mark Feldstein ve Amos Gelb duruyor. Gelb, medya yıldızlarının daha akıllı ve başarılı olmadığını belirterek şöyle diyor:
“Herkes onlar gibi olmak istiyor. Televizyon bölümü öğrencileri hemen ekrana çıkmak, yazılı medya bölümündekiler ise hemen başyazar olmak istiyor.”
Orası Amerika, oranın öğrencisi farklı olur diye düşünüyordum ama bizde de böyle.
Bir tarihte Bursa Hakimiyet’e iş başvurusu yapan iletişim fakültesi mezunu bir genci, resmen kovmuştum. Biliyorum çok kaba bir davranış ama herkes haddini bilmeli. Henüz bıyığı terlememiş o genç ne dese beğenirsiniz?
“Ben Çetin Altan kadar iyi makale yazarım.”
“Ben hedefim Çetin Altan gibi makale yazmak” dese, “Aferin, gel bakalım, ben hedefi yüksek tutan insanları severim” diyeceğim ama…
Hadi güle güle kardeşim. Seni iletişim fakültesinden mezun eden hocalarına da saygılarımı ilet olur mu!
İkinci kişiden teyit
Enformasyon alanında yaşanan bombardıman internetle birlikte daha da yoğunlaştı. Ortaya sürülen bilgilerin doğruluğunu, hangi amaca hizmet ettiğini anlamak kolay değil. Acaba bu üniversitede öğrencilere bu konuda ne öğütleniyor?
Sorumu Feldstein yanıtlıyor: Annen, seni seviyorum dese bile, başka bir kaynaktan teyit et.
Bizdeki “Babana bile güvenme”nin daha kibar telaffuzu…
National Public Radio (NPR)
“Biz brokoli gibiyiz. Besin değeri fazla ama tadı yok.”
Bu benzetmeyi, Ulusal Kamu Radyosu’nun (National Public Radio) ombudsmanı Jeffrey Dvorkin yapıyor. Halkın bağışlarıyla ayakta duran, reklam almayan ve ülke genelinde 900 radyo istasyonuna yayın veren NPR’nin 30 milyon dinleyicisi var. Çarkın dönmesi için gereken paranın büyük bölümü de bu radyolardan karşılanıyor. Reklam almadığı ve hiç bir yere bağlı olmadığı için NPR’ın yayınları güvenilirlikte ön sıralarda bulunuyor.
Burası da yeterli, ayaküstü öğle yemeği sorununu halledelim de, Pentagon’a geç kalmayalım. Öğleden sonra, bence Amerika gezisinin en heyecan verici bölümü var çünkü…
Bu mermi insan için!
ABD Savunma Bakanlığı ile Genelkurmay Başkanlığı bu beşgen binada, yani Pentagon’da… Amerika’nın demokrasi bombaları, geri kalmış ülkelerin geri kalmış halklarının (!) başına buradan verilen komutlarla iniyor.
Güvenlikten geçtikten sonra bir denizci eri grubumuza eskortluk yapması için görevlendiriliyor. Er, gruba yüzünü dönüyor ve uzun koridorlarda geri geri yürümeye başlıyor. Bina içindeki bütün turu böyle yaptırıyor bize.
Toplantıya katılacağımız bölüme gidebilmek için, beşgen binanın ortasındaki bahçeyi aşmamız gerekiyormuş. Bahçede, Irak’ta kullanılan son model savaş araçları sergileniyor. Her araç gereç ve mühimmatın başında da görevlisi var. Soranları bilgilendiriyor. Fotoğraf çekmemiz elbette ki yasak…
Kafayı çıkarmadan bina köşesinden öbür tarafı gösteren kameralı otomatik tüfek, en çok ilgi çeken savaş makinelerinden biri. Bir mermi görüyorum. Top mermisi kadar olmasa da irice bir mermi. İçinde elektronik bir düzenek olduğu fark ediliyor.
“Ne için bu?” diye sorduğunuzda görevli hiç çekincesiz soğukkanlı yanıtlıyor: İnsan için…
Kandil Dağı’na bomba neyi halleder?
Önce, New York Times’ın Pentagon muhabiri Thom Shanker, Pentagon’da gazeteciliği anlatıyor. Shanker, bina içinde rahatça gezebildiklerini anlatıyor ancak haber almanın o kadar da kolay olmadığını söylüyor.
Aslında bu sohbetin hemen bitmesini istiyoruz, çünkü asıl beklediğimiz kişi, ABD Savunma Bakanı Rumsfeld’in Avrupa ve NATO politikalarından sorumlu bürokratlarından biri olan James Townsend…
Ancak karşımızda Pentagon’un Güney Avrupa Masası Daire Başkanı Anthony Aldwell var. James Townsend’in Beyaz Saray’da bir toplantıya gittiğini ve orada NATO’daki reformun konuşulduğunu anlattı.
Türkiye’nin en hassas olduğu PKK konusuyla başlıyor Aldwell. “Amerika’nın, bu örgütün terörist olduğu konusunda kuşkusu yok. Kuzey Irak’ta oldukça ciddi bir durum olduğu biliniyor. Biz ayrı bir Kürdistan’ı desteklemiyoruz. Bunun sizde bir istikrarsızlık yaratacağını biliyoruz. PKK’ya karşı askeri bir opsiyonumuz var. Etnik ve dini unsurların 2006’da ne yapacağını tahmin etmek zor. Bu yüzden Irak Hükümeti’nin kendi ayakları üzerinde durduğunu görmemiz lazım” diyor.
“Bunları işitmekten hoşnut değilsiniz biliyorum” diyerek devam ediyor Aldwell: “Kandil Dağı’na bomba attığımızı düşünelim. Bu neyi halledecek? Bu nedenle öncelik sıralaması yapmamız lazım.”
İçimizde hınç var mı? Evet var!
Amerikan Hükümeti ve askeri makamları 1 Mart tezkeresinin reddine kilitlenmiş durumdalar. Bu reddin kendilerinde büyük bir kızgınlık yarattığını açıkça ifade eden Aldwell, içlerinde hala hınç olduğunu söylüyor ama bu sıkıntıyı aşmak gerektiğini de ifade ediyor. Aldwell şöyle konuşuyor:
“Bu artık geçmişte kaldı. İlişkiyi sürdürmek istiyorsak bunu aşmamız lazım. Biz Türk medyasını da yakından izliyoruz. Bazen eğlenceli haberler de çıkıyor. Çizgi siyah ile beyaz kadar keskin değil ama Amerika-Türkiye ilişkilerine zarar veren yayınlar var. Siz bizim Irak’a gitmemize karşı çıkabilirsiniz ama tsunaminin, ABD’nin başının altından çıktığını yazarsanız bu sorun yaratır.”
Tsunami felekatinin ABD’nin başının altında çıktığına ilişkin komplo teorisinin ilk önce Yeni Şafak gazetesinde manşetten verildiğini biliyoruz, onlar da biliyor ama tümünü Türk basınına mal etmelerine itiraz ediyor gruptaki arkadaşlar.
Aldwell bir laf ediyor ki, tepemi attırıyor ama bir tarafa not ediyorum. Neymiş, “Biz bunları düzeltmek için buradaymışız.”
Emrin olur Aldwell Efendi… Ne demek, sen istersin de biz yapmaz mıyız!
İhanet kelimesine özür
Aldwell, iki ülke arasındaki gerginliğin tek nedeninin 1 Mart tezkeresinin reddi olmadığını, Türk siyasilerin içe yönelik popülist açıklamalarının da gerilim yarattığını belirtiyor. “Sizin lider heyetiniz ülkesine dönünce daha yapıcı demeçler verecek mi, yoksa içeriye yönelik popülist açıklamalar mı yapacak, bekliyoruz” diyen Aldwell, Orgeneral İlker Başbuğ’un PKK olayını masaya çok net bir şekilde koyduğunu, ancak iki ülkenin bakışında taktik farklılıkları bulunduğunun altını çiziyor.
1 Mart kararıyla Türkiye’nin ABD’ye ihanet ettiğini düşündüklerini söyleyen Anthony Aldwell’e soruyorum:
“Gelişmiş bir demokrasiniz var ve başka ülkelere silah zoruyla demokrasi götürmeye çalışıyorsunuz. Türkiye’de halkın özgür iradesiyle oluşmuş Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin verdiği bir kararı, ihanet olarak yorumlamanız, demokrasi anlayışınız ile çelişmiyor mu?”
Yanıtı şöyle oluyor Aldwell’in: “İhanet derken ipin ucunu kaçırmış olabilirim. Hayal kırıklığına uğradık demeliydim. Türkiye’de AKP iktidara geldiği zaman, biz hem iyi, hem kötü haber dedik. İyi haber; Türkiye’de özgür bir seçim yapıldı. Kötü haber: Türkiye’de özgür bir seçim yapıldı.”
Aldwell’in, sözün bir yerinde “Biz meselenin bütününe, Atatürk’ün vizyonu ile yurtta sulh, cihanda sulh anlayışıyla bakıyoruz” demesi kayde değer bir ayrıntı oluyor.
Aldwell’e göre, Kuzey Irak’ta dengeyi sağlamak için bir müdahale gereksiz. “Kuzey Irak’ta birlikleriniz var zaten. Güneydoğu’da askeri yığılma da var. Bu sizin ülkeniz, bir şey diyemeyiz. Kürtleri bir hükümete katılmaya ikna etmeye çalışıyoruz. Türkiye’nin müdahalesi işleri daha da karıştırır” diyor ama hemen Uğur atılıyor: “Fakat askerlerimiz ölüyor orada.”
Aldwell, “Evet bizim de ölüyor ve bunlar zor konular” diyerek sohbeti tamamlıyor.
Yine geri geri yürüyen deniz erinin refakatinde, bina içinde kısa bir tur atıyoruz. 11 Eylül saldırılarının ardından, ölenlerin isimlerinin yazılı olduğu bir anı köşesi, hemen yanında da Pentagon’da çalışan bütün din mensupları için ibadethane oluşturulmuş. Görevli, bir Müslüman’ın da burada namaz kılabileceğini söylüyor…
Bir koridoru da savaş müzesine dönüştürmüşler. Çanakkale’den bile bir kesit var.
Amerikalıların bayrak sevgisine yakından tanık olduktan sonra NATO koridorunda asılı Türk bayrağına bir öpücük konduruyoruz. İster istemez, ülkemdeki uygulamayı düşünüyorum. Biz, bayrağımızı her yerde dalgalandırmak için ille de ona saldırılmasını ya da sadece ulusal bayramları mı bekleyeceğiz?
Bu duygularla ayrılıyoruz dünya jandarmasının karargahından…