Harlem’den Wall Strett’e bir günde New York turu
- Washington’daki Türk Evi’ne konuk oluyoruz. Bizim yaprak sarma, patlıcan herse, zeytinyağlı barbunya pilaki de sanki Amerikan fast food kültürüne ayak uydurmuş…
- Amerika’daki ikinci durağımız Cleveland’da da bir günümüzü, 880 bin tirajlı yerel gazete The Cleveland Plain Dealer’da geçiriyoruz. Böylesi, İstanbul gazetelerinde bile yok…
- John Carrol Üniversitesi’ndeki din ve medya konulu toplantıda, söz konusu gazetenin din muhabiri öyle bir laf ediyor ki, ona da gereken dersi, gecikmeksizin üslubunca veriyoruz.
- Ertesi sabah erken New York’a uçuyoruz. Sağ olsun Cengiz, öyle bir gezi güzergahı oluşturmuş ki, yüzeysel olarak New York’ta gezilebilecek ne varsa bir günde geziyoruz.
- 3. caddede kurulan seyyar pazarı bile geziyoruz. Kaset ve CD satan stanttan Tarkan’ın “Oynama şıkıdımı” yükselirken, hareketli müziğe dayanamayan bir kadın kıvıttırıp duruyor.
- Manhattan Köprüsü’ne cepheli bir gözlem terasında Cengiz, New York hatırası fotoğrafımı çekerken, tanımadığımız biri sesleniyor: “Birader geçin ikinizi birlikte çekeyim!”
Akşam ATAA’nın (Assembly of Turkish American Associations) yani Türk Amerikan Birliği Asamblesi’nin konuğuyuz. Türk Evi’ndeki davette, yaprak sarmanın da bulunduğu Türk yemeklerine hücum ediyoruz.
Peynirli sigara böreği, patlıcan herse, zeytinyağlı barbunya da sanki Amerika’nın fast food kültürüne ayak uydurmuş gibi…
Oradan ayrıldıktan sonra grup yine dağılıyor. Birkaç arkadaş kitapçılara uğruyoruz. Kitapçılar neredeyse bizim hafta sonu eğlencemiz olan hipermarketler kadar büyük, bazıları 2-3 katlı. Yemek salonları var. Kitap karıştırmak, hatta eline aldığın bir dergi ya da kitabı bir köşede yere serilerek okumak ücrete tabi değil…
Yanlış hatırlamıyorsam bizim kitap ve dergi satıcıları şöyle bir yazı asarlar: Lütfen dergileri karıştırmayalım.
Washington’da son gün
George Washington Üniveritesi’nde araştırmacı gazetecilik üzerine bir panel ile Los Angeles Times’dan Josh Myers, Washington Times’dan Hale Dale, USA Today’dan Barbara Slavin ve Milliyet-CNN Türk’ün Washington muhabiri Yasemin Çongar’ın katıldığı bir toplantıda gazeteci gözüyle Türk-Amerikan ilişkileri değerlendiriliyor.
Aynı değerlendirme düşünce kuruluşu CSIS (Centet for Strategic and International Studies)’de de yapılıyor.
Türkiye projesi direktörlüğünü Bülent Aliriza’nın yaptığı CSIS’teki bu toplantıda çeşitli kurum ve kuruluşlardan temsilciler var. Toplantıda Türkiye’nin Amerikan halkına değil, Amerikan Hükümeti’nin dış politikalarına karşı olduğunun altı çiziliyor.
İkinci durak Cleveland
Akşam 5.50 uçağıyla Reagan Havaalanı’ndan Cleveland’a uçuyoruz. Havayolu şirketi US Airways… Uçağa binerken aranmadık yerimiz kalmıyor. Sonradan fark ediyoruz ki, biletlerimize *S* işareti konulmuş. Anlamı “ekstra güvenlik”…
Cleveland, dünyaca ünlü klinikleri ile biliniyor. Amerikan seçimlerinin sonucunu belirleyen Ohio eyaletinin, sanayi merkezlerinden biri. Ancak son yıllarda ağır sanayi kimliğinden uzaklaşarak, medikal merkeze dönüşmeye başlamış. Bush iktidarından sonraki ekonomik politikalar nedeniyle fabrikalar kapanmış… Şehri terk edenlerin sayısı yüzbinlerle ifade ediliyor. Caddelerde gezerken, terkedilmiş kent olduğunu hissediyorsunuz. Ancak bar ve restoranlarıyla hareketli bir gece yaşamı var.
Renaissance Otel’deki odamıza bavulu atar atmaz kendimizi dışarıya vuruyoruz. Geniş caddeler sakin. Bir blok ötede Fat Fish Blue adlı bar restoran var. İçerde canlı müzik var. Orkestranın gitarcısı 90 yaşındaki Robert Lockwood Jr… 2000 yılında ‘Delta Crossroads’ adlı geleneksel blues albümüyle Grammy ödülüne aday gösterilmiş.
“Bravo baba” deyip elini öpesi geliyor insanın. Her çarşamba burada müzik yapıyormuş. Dinlenme zamanlarında masalara konuk oluyor. Bardaki herkes büyük saygı gösteriyor kendisine. Blues ve jazz’ın en popüler parçalarını seslendiriyorlar. Keyifli bir gece geçiriyoruz.
Medya gezisi
Ertesi sabah grup, gazeteciler ve televizyoncular olmak üzere ikiye ayrılıyor. Televizyoncular Chanell 3 News’e, gazeteciler ise The Cleveland Plain Dealer isimli bölgenin en büyük yerel gazetesine gidiyor.
Yerel gazete binası, bizim yaygın gazetelerin medya plazalarından bile büyük. Bin 600 kişi çalışıyormuş. Sadece metro ekinde çalışan yazı kadrosu 100 kişi. Sloganı da zaten “Ohio’nun en büyüğü”… 1842 yılında yayınlanmaya başlanan gazetenin tirajına gelince. Hafta ortası 880 bin, pazar günü ise 1 milyon 150 bin cıvarında…
Gazeteyi bize yazı işleri müdür yardımcısı bayan gezdiriyor. İlk durağımız arşiv. Arşivin işleyişinden çok, burada çalışan 80-90 yaşlarındaki nine (!) dikkatimizi çekiyor. Arşiv sorumlusu bayan bize bilgiler verirken, bir şey yapmasını istediği ninenin yüzündeki mutluluk ifadesi görülmeye değerdi. Buruşuk elleriyle bilgisayarın mousunu kavrayıp, isteneni tık diye ekrana getirdi.
THY’nin manken gibi hosteslerini gördükten sonra Amerika’ya gelirken, Delta Havayolları’nın yaşlı hosteslerine takmıştım. Burada bu yaşlı arşiv görevlisini de görünce “Tamam” dedim kendi kendime “Kapitalizm işte böyle suyunu çıkarıyor insanın.”
Yok yok gerçek düşüncelerim değil bunlar. Ne çalışmak isteyen zorunlu emekli edilmeli, ne de genç yaşta emekliler safına katılıp üretmeden tüketmesine olanak tanınmalı. Bunun bir orta yolu vardır mutlaka…
Cleveland Plain Dealer gazetesinin hemen her birimini geziyor ve haber toplantılarına katılıyoruz. Gazetede, geniş ve rahat mekanın ardından beni çarpan ikinci unsur, gazetede yer verilen yemek tariflerinin, oradaki mutfakta denendikten sonra yayınlanıyor olması…
Bütün günü gazetede geçirdikten sonra akşam saatlerinde hızlı adımlarla bir şehir turu atıyoruz. Renaissance Otel’e içerden bağlantısı bulunan Tower City Center ise alışveriş için uygun bir yer. Yiyecek içecek ve sinema da var. Gece ise Radikal’den Cem ve Anadolu Ajansı’ndan Göksel ile yeni vizyona giren “Batman Begins” filmini izlemek üzere sinemayı tercih ediyoruz.
Ne anlattı şimdi bu?
Ertesi sabah, Cleveland Dünya Sorunları Konseyi’ne gidiyoruz. Orada biri bir şeyler anlatıyor ama kimse dinlemiyor. Herkesin kafası Süper Poligon internet sitesinde bizim geziyle ilgili çıkan yazıya takılmış. Özellikle de “off the record” olan CSIS’teki toplantının ayrıntıları verildiği için herkes kızgın. Bir iki yanlış ve saptırmanın dışında yazılanlar hepsi doğru ama orada bir gazetecilik ilkesi ayaklar altına alındığı için tepki dorukta. Yazan da Washington’da görev yapan bir Türk gazeteci…
O gürültü atlatıldıktan sonra Vladimir Spencer tek tek programa ilişkin görüş ve eleştirilerimizi sordu. İyi ve kötü yanlarını aktardık kendisine, mutlu oldu.
İki üniversite daha
Öğleden sonra da John Carrol Üniversitesi’nde din ve medya konulu bir panele katıldık. Dinsel çeşitlilik olsun diye, panelistleri bir Hıristiyan, bir Yahudi, bir de Müslüman seçmişler. Müslüman olan Hiram College’den Türk profesör Uğur Aker… Ancak kendisi ekonomi profesörü, yani din eğitimiyle ilgisi yok…
Öncelikle Amerika’daki din anlayışının, toplumsal yaşama, hatta en son başkanlık seçimlerine yaptığı etki üzerine görüşler dile getirildi.
Söz Müslümalığa gelince, konuşmacılar arasındaki Cleveland Plain Dealer gazetesinin din muhabiri David Briggs’in, İstanbul için Konstantinapol demesi dikkatimi çekiyor.
Hıristiyanlık ideasında Konstantinapol, ele geçirilmesi gereken yerlerden biri. İstanbul için Konstantinapol diyen bir din yazarının yazdığı makale ya da habere şüpheyle bakacağımı söyleyince Briggs, “mümkün olduğunca tarafsız ve objektif yazılar yazmaya çalışıyoruz” cevabıyla kurtuluyor.
Cizvitler tarafından kurulan ve her tarafında hac motifleri bulunan bu üniversiteden, Case Western Reserve University’ye geçiyoruz. Burada ise yine bizim için organize edilmiş bir resepsiyon var. Mevlana Celaleddin Rumi Vakfı ile Türk Öğrenci Derneği yemek veriyor. Amerikalı konuklar da var fakat yemekte alkol yok.
Yemek öncesi Turizm Bakanlığı’nın hazırladığı tanıtım filmini izliyoruz. Orada bulunan Türkler’den her biri, kendi yöresini gördüğünde ah çekiyor.
Amerika’da doktora yapan türbanlı bir bayan ve eşiyle sohbet ederken, Türkiye’deki koşullardan, iki ülke arasındaki farktan bahsediyoruz. Türkiye’ye dönerse kamuda çalışabilmesi için başını açmaya zorlayacaklarmış da onun için dönmeyi düşünmüyormuş…
Burada da Türk yemeklerini yedikten sonra yine Fat Fish Blue’dayız. Bu kez sahnede rock müzik grubu The Legendary-Papa Chubby grubu var. Bu kez giriş 10 dolar… Grup pazarlığı yapıyoruz ve yarı yarıya indiriyoruz fiyatı. Sonra vur patlasın, çal oynasın…
Program burada bitiyor. Ancak pek çok kişi New York’ta kalacak. Ben dahil kimi bir, kimi 3 gün, kimi de 3 hafta…
Bir günde New York turu
Ertesi sabah uçağa atladığımız gibi New York La Guardia Havaalanı’ndayız. Şansım varmış, uçakta Manhattan’ı havadan gören tarafındaydım. Bu durum, New York’u ilk kez görecek biri için heyecan vericiydi.
15 yıldır görmediğim arkadaşım Cengiz havaalanında karşılıyor beni. Gece yarısına kadar, Harlem ve Çin Mahallesi dahil, New York’un pek çok yerini geziyoruz.
İkiz kulelerin enkazının bulunduğu yer ibadethaneye dönüşmüş durumda. Hatırlarsınız enkazda Hac biçiminde kalan çelik konstrüksiyon parçasını… Onu da anıtlaştırmışlar adeta…
Tel örgüyle çevirmişler etrafı, panolar barış istekleriyle dolu… Uyarı yazıları da var: İkiz kulelerle ilgili çevredeki hatıra satıcılarına vereceğiniz parayı, barışın simgesi olacak yeni binalar için oluşturulan fona verin.
3. caddede cumartesi günleri kurulan seyyar pazarı bile geziyoruz. Kaset ve CD satan stantlarından birinden Tarkan’ın “Oynama şıkıdımı” yükselirken, hareketli müziğe dayanamayan bir kadın kıvıttırıp duruyor. Çin Mahallesi’nde yanımıza yaklaşan genç bir kadın, “İki çocuğumla sokakta kaldım, tanrı aşkına bana yardım edin” diye yalvarıyor.
Gecenin ışıkları, New York’un tüm olumsuzluklarını örtüyor. Her yer ışıl ışıl… Manhattan Köprüsü’ne cepheli bir gözlem terasındayız. Cengiz, New York hatırası fotoğrafımı çekerken, tanımadığımız biri sesleniyor:
“Birader geçin ikinizi birlikte çekeyim!”