Türkiye tarihinde siyasilerin karıştığı pek çok rüşvet ve yolsuzluk skandalı var. Ama bugünlerde yaşananlar, sanırız ki hafızalarda en çok yer tutacak olandır. Gelişmeleri herkes yakından takip ediyor. Başta Başbakan Recep Tayyip Erdoğan olmak üzere hükümetin diğer temsilcileri de, kirli işlerin içeriğiyle değil, ortaya çıkaranları, elindeki “yürütme gücü”nü kullanarak görevlerinden uzaklaştırmakla uğraşıyor. “Çete” olarak suçladığı Fethullah Gülen’le kol kola girip atadığı polisleri, bürokratları, hakim ve savcıları oradan oraya savuruyor. Başbakan Erdoğan bir de diyor ki, “Bir komployla karşı karşıyayız!”
Bundan bir iki hafta kadar önce dershane kavgası sırasında kendisi dememiş miydi “Ne istediniz de vermedik” diye… Yolsuzluk olayı patladığında da “Devlet içinde çete var, hükümeti yıpratıyorlar” dedi.
Bu, ikrar değil de nedir?
TCK’DA SUÇA YARDIMIN CEZASI
“Her istediğinizi verdik” dediğiniz grup bir çete ise siz de çeteye yardım ve yataklık ettiniz demektir! Türk Ceza Kanunu’nun 39. maddesi, suça yardım edenlere verilecek cezayı düzenler. Der ki maddede; “Suçun işlenmesine yardım eden kişiye, işlenen suçun ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını gerektirmesi hâlinde, onbeş yıldan yirmi yıla; müebbet hapis cezasını gerektirmesi hâlinde, on yıldan onbeş yıla kadar hapis cezası verilir. Diğer hâllerde cezanın yarısı indirilir. Ancak, bu durumda verilecek ceza sekiz yılı geçemez.”
YARGI MENSUPLARINA TEHDİT
Erdoğan’ın, önceki gün Ünye’de yaptığı konuşmada yargı mensuplarına yönelik sözleri de şöyleydi;
“Bu ülke bir hukuk devletidir; hukukun içerisinde yargı kurumunda olanlar bu yetkiyi kullanmak durumundadırlar. Ama hukukun dışına çıkarak birileri afra tafra yapıyorsa, yürütmeye baskı kurmaya çalışıyorlarsa kusura bakmasınlar, yürütme olarak da bizler onların karşısına dikiliriz. Eğer görevini, gereğini yapmazsa kusura bakmasın bizi oraya millet gönderdi. Yargı mensuplarını oraya millet göndermedi. ‘Ben yargı olarak elime yetkiyi aldım, istediğim gibi baskıyı yapayım, istediğim yeri operasyonla basayım.’ Kusura bakma yetki alırsın, yetki çerçevende bunu yaparsın, yaptığın zaman yürütmenin kolluk kuvvetlerini kullanırsın.”
BAŞBAKAN’A TAZMİNAT DAVASI
Şimdi gelelim Bursa’ya…
Orhangazi’de kurulan, Amerikan Cargill fabrikasıyla ilgili tartışmalar hafızalardadır. İmar planları delindi, defalarca davalar açıldı ve hep kamu lehine sonuçlandı. Yetmedi özel yasa çıkarıldı. Yasa çıkarılınca sorun da kalmadı elbette…
Ancak 2005 yılında başta Başbakan Recep Tayyip Erdoğan olmak üzere ilgili bakan ve belediye başkanı olmak üzere, Cargill’e ilişkin yargı kararlarını uygulamadıkları gerekçesiyle tazminat davası açıldı. Normal koşullarda bir tazminat davasının 6 ay sürdüğü düşünülürse, bugüne kadar sonuçlanmaması ve bu süreçte neler yaşandığı, Erdoğan’ın hukuk anlayışıyla doğrudan ilgili…
Bakın neler oldu:
HUKUKTA OLMAYAN KAVRAM:
EYLEMLİ DİRENME KARARI
2005 yılında açılan tazminat davasını mahkeme reddetti. Temyize gönderildi. 2010 yılındaki anayasa değişikliği öncesinde Yargıtay 4. Hukuk Dairesi mahkeme kararını bozdu. Ayrıntılı bir bozma karıydı. Bakan ve başbakanın tazminata mahkum edilmesi gerektiğine karar verilmişti. Bozma kararı yerel mahkemeye geldi. Mahkeme, yasanın kendine tanıdığı hakkı kullanarak önceki kararında direndi. Direnme kararına karşı Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’na başvuruldu. Genel kurul, mahkemenin direnme kararını bu kez daha da ayrıntılı şekilde bozdu. Bakan ve başbakanın tazminata mahkum edilmesi gerekiyordu. Karar tekrar döndü. Yerel mahkemeler Yargıtay Hukuk Genel Kurulu kararlarına uymak zorundaydı. Oysa yerel mahkeme “eylemli direnme kararı” aldı. Hukukta yeri olmayan bir davranıştı ve tam anlamıyla bir hukuk skandalıydı. Mahkeme, suç işlemeyi göze almıştı. Hakkında karar verilecek olan Başbakan’dı çünkü…
HAKİM KÜSTÜ, DAVADAN ÇEKİLDİ
Hakim, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’na (HSYK) şikayet edildi. HSYK, “Hakimin takdir hakkıdır” diyerek şikayeti reddetti. Bir üst kurula şikayet edildi ve sonuç bekleniyor…
Mahkemenin eylemli direnme kararı tekrar Yargıtay’a götürüldü. Bu kez Yargıtay 4. Hukuk Dairesi, “Hukuk Genel Kurulu kararına uymak zorundasın” diyerek, yasanın emredici hükmü olması gerekçesiyle 3. kez bozdu. Dosya tekrar yerel mahkemeye geldi. Bozmadan sonraki ilk duruşma geçtiğimiz ekim ayındaydı. Hakim, mazeret bildirerek duruşmaya katılmadı. İkinci duruşma önceki haftaydı. O duruşmada hakim “Siz beni şikayet etmişsiniz” diyerek davadan çekildi. Çekilmenin haklı olup olmadığı konusunda refik, yani eş mahkeme bir karar verecek. Çekilme haklı bulunursa, dosya başka bir mahkemeye gönderilecek.
DİRENEN HAKİMLER TERFİ ETTİ
Bu süreci aktaran DSP Bursa eski milletvekili, önceki baro başkanlarından Avukat Ali Arabacı…
Diyor ki;
“Böyle bir davada makul süre 6 aydır. Biz şu anda 8 yıldır bu davanın bitmesini bekliyoruz. Sonuç şu; Ne yargının, ne hakimin bağımsızlığı kalmıştır. Yargı tümüyle yürütmenin egemenliği altındadır. Adalet adına utanç verici bir durumdur.”
Arabacı, çok ilginç bir not daha veriyor;
“Bu kararları veren daha sonra Adli Yargı ve Adalet Komisyonu Başkanı yapıldı… Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nda muhalefet şerhi koyan iki üyeden biri de Yargıtay Başkanı oldu!”
Başka söze gerek var mı?
—BEYİN CİMNASTİĞİ—
Ayaklar altına aldılar ülkede hukuku
Olanlar karşısında tutuluyor İhsan’ın nutku
Hırsızlık yolsuzluk olağan, dürüstlük suç oldu
Siyasetçiler tarafından karartıldı ülkenin ufku