Bursa Büyükşehir Belediye Başkanı ve AKP’nin yeni dönem adayı Recep Altepe, projelerini tanıttığı toplantıda gazetecilerle soru-yanıt diyaloğuna girmedi. Öyle bir konseptle hazırlık yapmadıklarını belirterek “Basın mensubu arkadaşlarla en kısa zamanda yapacağız bunu” dedi. Altepe’nin sözlerine göre bu bir basın toplantısı değildi. Çünkü Merinos AKKM Osmangazi Salonu’nda partililer de vardı. Öyleyse partililere yönelik bir tanıtım toplantısıydı. Altepe’den sonra kürsüye gelen Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç ise “Bu bir parti toplantısı değil”di. Niye böyle bir şey deme ihtiyacı hissetti diye düşünürken, oturduğumuz yerden dönüp arkamıza bir baktık ki, salon dolmamış!

KISSADAN HİSSE

Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik’in “sürgüne gönderildiği” Urfa ile Bursa arasında 2011 seçimleri öncesi ve sonrasındaki bir yıl boyunca yaşanan duygusal bağ da pek kalmadı ya, kısadan hisse hikayemiz Şanlıurfa’dan…

www.urfahaber.net yazarlarından Mustafa Güneş, Şanlıurfa Büyükşehir Belediye Başkan Adayı BDP’li Osman Baydemir’in Urfa’daki popülaritesi ve AKP’nin seçimi kaybetme olasılığı karşısında Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın panik yaşadığını iddia etmiş ve bunu da dedesinin anlattığı bir lokman hekim hikayesiyle açıklamasıyla çalışmış… Hikaye dikkatimizi çekti. Mustafa Güneş’in anlatımını aynen aktarıyoruz:

İŞTE O HİKAYE

Dendiğine göre Lokman Hekim, sırrının başkaları tarafından öğrenilmesini istemediği için yanında kimseyi çalıştırmazmış. Bir gün yanına 10-12 yaşlarında bir çocuk gelir. İşaret diliyle sağır-dilsiz  (lalik) ve yetim olduğunu, yanında çalışmak istediğini izah etmeye çalışır.

Böyle birini çalıştırmayı meslek sırrı açısından uygun bulan Lokman, çocuğu işe alır.

Çırak, Lokman’ın yanında sesiz, sedasız ve kesintisiz 9 yıldır çalışmakta ve artık 20’li yaşlarda genç bir adamdır. Bu sürede aralarında inanılmaz bir vücut dili gelişmiş, artık ustasının tedavi ve ameliyat için hangi alet ve ilacı isteyeceğini önceden anlar ve daha o istemeden hazırlayıp eline tutuşturur duruma gelmiştir.

Kısaca herkes halinden memnun ve birbirinden razıdır.

VE BİR GÜN…

Ancak bir gün şiddetli baş ağrısıyla kıvranan kritik durumda bir hasta getirilir. Lokman hemen hastanın kafatasını açar ve kendinden emin bir şekilde bildiği yolla hastayı tedaviye başlar. Ancak o teknik uygulandığında hastanın kesin olarak öleceğini anlayan çırak, dayanmaz ve refleks bir hareketle ustasına;

-Böyle yapma usta hastayı öldürürsün! Diye bağırmak zorunda kalınca çırağın sırrı çözülür.

Meğer çırak, sırf mesleği öğrenmek için o zamana kadar sağır-dilsiz gibi davranmış. Sonunda çırağın izah ettiği operasyon tekniği uygulanarak hasta kurtarılıp tedavi edilir.

Yıllarca kandırıldığına ustasının çok bozulduğunu gören çırak;

-Ustam gördüğün gibi sırrım çözüldü. Artık beni yanında çalıştırmazsın. Bari bana destur ver, ben de mesleğe başlayayım, diye teklifte bulunur.

Çırağın yaptığına ve meslek sırlarının başkasının eline geçmesine içerleyip öfkelenen Lokman, hem çıraktan intikam alacak hem de kurtulacak bir yol düşünür:

“BİR ŞARTLA DESTUR VERİRİM”

-Öyle hemen destur vermek olmaz. Seni bir imtihana tabi tutacağım. Eğer geçersen destur veririm, der.

-Nasıl istersen ustam…

-Sınavın şudur: Bilirsin, ben ölüleri bile diriltmişim. Madem mesleğimin bütün sırlarını öğrendin, sana bir heyet huzurunda ilaç verip öldüreceğiz. Ve eğer 3 gün sonra kendini diriltirsen artık tam öğrenmiş olduğuna karar verip desturunu veririm.

Çırak kabul eder. Ama onun da bir şartı vardır:

-Kabul ediyorum, ustam. Ancak eğer dirilemezsem sorun yok. Zaten ölmüş olurum. Fakat dirilirsem ben de sana bir ilaç içireceğim. Bakalım sen de dirilebilecek misin? Diye bir şart koşar.

İlacının etkisinden ve nasılsa dirilemeyeceğinden emin olan usta, hiç tereddüt etmeden;

-Hay hay, dediğin gibi olsun, diye söz verir.

EFSANE DEDİK YA…

Çırak yetimdir ve anasından başka kimsesi yoktur.

Ustasının bütün sırlarını öğrendiği için, en kuvvetli zehrinin formülünü ve onu hangi ilaçlarla etkisiz kılacağını da çok iyi bilmektedir.

Anasına gider.

Bir liste hazırlayarak anasına hangi gün hangi ilacı canına süreceğini, son günde de hangi ilaçları cesedine zerk edeceğini ve son olarak da hangi tütsüleri burnuna tutup uyanmasını bekleyeceğini bir bir izah eder. Ve olur ki dirilmezse bir de, helalleşip ayrılır.

Gitmeden önce de kendi hazırladığı bir ilacı içtikten sonra heyetin huzuruna çıkar.

Usta ilacı içirir, gencimiz önce kendinden geçer, sonra gerçekten ölür. Lokman, öldüğüne emin olduktan sonra, kaldırıp anasının yanına götürürler.

Uzatmayalım, anası oğlunun bütün dediklerini yapar, üçüncü gün dirilip heyetin huzuruna gelir.

Herkes hayretler içinde çırağı tebrik eder. Şimdi sıra çırağın ustaya vereceği ilaca gelmiştir. Herkes nefesini tutmuş, çırağın vereceği ilacı beklemektedir.

KORKUDAN, USTA’NIN DUDAĞI YARILIR

Çırak usulca eczacıların bugün bile kullandığı o ünlü havanı çıkarır, içine bir şeyler atarak hiç acele etmeden ağır ağır dövmeye başlar.

Çırağın dirilip geri gelmesinden zaten yeterince ürkmüş olan Lokman’ı bir korku, bir titreme almıştır. Havan gümledikçe ustanın yüreği de gümlemektedir.

Çırak hiç acele etmemekte, Lokman ise bir yandan titrerken bir yanda da düşünmektedir;

-Bu çocuk benim en kuvvetli zehrimin etkisini kırıp dirildiğine göre, kim bilir nasıl bir zehir hazırlıyor? Bunun sırrını çözemezsem işim bitti demektir.

Lokman’ı öyle bir korku sarar ki, derler ya, korkudan dudağı yarılıp kan sızmaya başlar.

Ustasının iyice korkup dudağının yarıldığını gören çırak, birden bire havandaki tozu avucuna dökerek ağzına atar ve;

-Endişelenme ustam. Dövdüğüm leblebidir. Ben hiç sana zehir içirir miyim? Sen benim ustamsın, der.

Ama olan olmuş, koca Lokman’ın korkudan dudağının yarıldığını herkes görmüştür!

Ayrıca bakınız:

Benzer Konular:

Yoruma kapalıdır