CHP Logoİktidar partisinden belediye başkanlıklarına onlarca aday varken, anamuhalefet partisinde büyükşehir belediye başkan adaylığı için henüz başvuran yok! Gerilime dayalı politikalarla yaşam bulan iktidar partisine güç katan bir tablo var ortada… İktidar Marmaray’a binip Üsküdar’a geçmişken, anamuhalefet kendi ağaçlarını kesip sal yapmaya çalışıyor!

Henüz zaman var ama bu durumu anlatan özlü sözümüzü hatırlatalım. Eskiler, “Erken kalkan yol alır” derler. Gerçi Türkiye’deki siyaset anlayışı, bu da dahil alışılmış pek çok sözün anlamını kaybettirmiş durumda… Karşılığı da yine eskilerden bulunmuştur; “Erken öten horozun ibiğini keserler!”

CHP Bursa İl Örgütü’nün büyükşehir belediye başkan adaylığı konusunda geride kalması, ibiği kaybetme korkusundan değil elbette… İbik zaten düşmüş durumda!

 

“5-6 ADAY ADAYIMIZ VAR”

 

CHP’de büyükşehir belediye başkanlığına aday adayı olmadığı yönündeki eleştirilere tepki gösteriyor İl Başkanı Metin Çelik… 5-6 aday olduğunu söylüyor.

Çelik isim belirtmese de kimlerin adının geçtiğini biliyoruz. CHP Milletvekili Turhan Tayan… Bursa Büyükşehir Belediyesi’nin eski başkanlarından Erdoğan Bilenser… Siyasetten soğutulan ve belediye meclis üyeliğinden istifa eden Dr. Ceyhun İrgil, sanayici Ertuğrul Kaplan, eski milletvekili Kemal Demirel…

Kamuoyunda adı geçeler bunlar. İki de kadın aday adayı var deniyor ama İl Başkanı Çelik açıklamıyor! Bazı şeyler netleşmeden kamuoyuna duyurulmaması konusunda söz verilmiş.

Milli Savunma ve Milli Eğitim eski bakanlarından Turhan Tayan, adaylık konusunda bugüne kadar tek kelime etmedi. Dün konuştuk, yine etmedi. Söyledikleri şöyle:

“Bugüne kadar yerel yönetimlerde hep belirleyici rol oynadım. Belediye başkanlığı gibi bir göreve talip olmadım. Benim için yerel yönetimlerde görev almak çok gerilerde kalmış bir olaydır. Yeni sistem sebebiyle tüm Bursa çevresinde sevilen, sayılan, tanınan aday arayışının ismimi gündeme getirdiğinin farkındayım. Bana yönelik ilgi ve teveccühe teşekkür ediyorum. Ama verilmiş bir kararım, bir çabam söz konusu değil.”

“Benim için yerel yönetimlerde görev almak çok gerilerde kalmış bir olaydır” sözü kapıların kapatıldığı anlamını doğurur ama büyükşehir için il genelinde oy kullanılacak olması Tayan’ı hep öne çıkarıyor. Baskı artarsa, neden olmasın!

 

ADAYLIĞA EN YAKIN BİLENSER

 

Peki, Erdoğan Bilenser’in durumu ne?

Bundan bir iki ay kadar önce Bilenser’e parti üst düzey yöneticilerinden teklif geldiğini biliyoruz. Net yanıt vermiş değil. Bursaray’ı hayata geçiren belediye başkanı olarak tarihe geçen Bilenser, muhtarlar ve partililer tarafından sıklıkla ziyaret edilip telkinde bulunuluyor.

Bilenser ile görüşenlerden birkaçı, Bursaray’la birlikte anılmaktan dolayı mutlu olduğunu ve Bursalıların kendisini unutmadığına sevindiğini söylüyorlar. Bilenser’in bu memnuniyetle, adaylık teklifine olumlu yanıt verebileceği tahmin ediliyor.

Ceyhun İrgil’e gelince…

Aday değil, düşünmüyor bile… Ama belediye meclis üyeliğinden istifasının yarattığı kırıklığı biliyoruz. Mecliste kalmalıydı İrgil… Yaratıcı, üretken, topluma ve kentine yararlı kişiliğiyle Bursa’ya çok şey kattı ve daha da katacakları olduğundan eminiz. Mesleki başarısı ayrı tabii ki…

Ertuğrul Kaplan ve Kemal Demirel “adayım” demiyor. İkisi de “Ama görev verilirse kaçmayız” diyenlerden…

 

 

 

—BEYİN CİMNASTİĞİ—

 

Olmalıyız artık modern

Yoksa olacağız şizofren

Toslayacağız bir duvara

Yokuş dik, tutmuyor fren

Ya bir şeyler yanlış yapılıyor ya da “Türkiye güvenli liman”, “Yatırımcı için en uygun iklim Türkiye’de” gibi sözlerin içi boş…
Dün sabahtan öğleye kadar iki farklı toplantı izledik. İkisinde de karşımıza böyle bir manzara çıktı.
Kısa adı MAKSİFED olan Marmara ve Kuzey Anadolu Sanayici ve İş Adamları Dernekleri Federasyonu tarafından Dr. Özer Arabacı, Dr. Kadir Yasin Eryiğit ve Prof. Dr. Lale Erdem Karabıyık’a yaptırılan “2001-2010 Yıllar Arası Türk Lirasında Yaşanan Değerlenmenin Ölçüm Raporu” dün BUSİAD’daki toplantıda kamuoyuna açıklandı.
Ağır ekonomik terimler kullanmadan, raporu, MAKSİFED Başkanı Günal Baylan’ın sözleriyle anlaşılır bir şekilde irdeleyecek olursak…
Ülkedeki koşullar nedeniyle dışarıdan sıcak para girişi arttı, TL aşırı değerlendi. Kalıcı sermaye girişi dramatik bir şekilde azaldı. Ülke ekonomisi sadece rant ve hizmet sektörüyle değil, üretim ve ihracat ile büyümeli… Önemli olan, sıcak paradan ziyade kalıcı yatırım yapan ve istihdam yaratan yabancı sermayenin Türkiye’ye getirilmesi… Bunun için de mikro reformlarla yatırım iklimi oluşturulmalı…
Raporda imzası bulunan Dr. Arabacı’ya göre, dünyada kriz sürerken, sıcak para için Türkiye güvenli bir liman…
Ancak BUSİAD Başkanı Arif Özer’e göre, Türkiye’nin arkasına aldığı rüzgarla, ortaya konan performans arasında çok büyük çelişki var.
İhracatın gerilemesine neden olan aşırı değerli liraya ilişkin şikayetler Başbakan Erdoğan’ı da harekete geçirmiş belli… “Sıcak parayı kontrol altına alamazsanız felaketiniz olur” diyor ama hükümetin bu konuda attığı adımların yeterli olmadığı açık…
Özellikle de, yabancı yatırımcının önünü açacağı söylenen, anayasa değişikliği paketindeki yargıyla ilgili düzenlemelerin altının doldurulmamış olması en büyük eksiklik…

* * *

Dün izlediğimiz ikinci toplantıda da sağlık turizmi yatırımcılarına Bursa’nın olanakları anlatıldı. BUSİAD’dan çıkıp Atatürk Kongre ve Kültür Merkezine gittiğimizde kürsüde Dr. Ceyhun İrgil vardı.
Vali Şahabettin Harput’un, Bursa’nın özellikle termal potansiyelinin pazarlanması konusundaki çabaları dikkat çekiyor da…
Yabancı yatırımcıların Bursa’ya bir türlü gelmemesinin nedeni, galiba ekonomistlerin ortaya koyduğu genel nedenlerle aynı olsa gerek… Zira sermaye, en az sıkıntıyla en çok parayı kazanmanın hesabını yapıyor.
Dr. Ceyhun İrgil de, Bursa’nın sağlık turizmi açısından oldukça elverişli olduğunu bazı rakamlarla anlattı.
Avrupa’da 3 bin avroya gerçekleşen ortalama bir cerrahi operasyonun Türkiye’de 800 avroya malolması;
ABD’de bir sağlık poliçesinin, Türkiye’dekine göre 20 kat daha yüksek olması;
Bursa’nın, sağlık tesisleri sayısı, fiziki durumu, yeterli ve tecrübeli personeliyle cazip bir yatırım kenti olması, İrgil’in sunumunda yer alan dikkat çekici başlıklardı.

* * *

İki konuda da görüldüğü gibi Türkiye’de “yok yok”ken, geriye kalıyor, sıcak paranın kalıcı yatırıma dönüşmesinin önündeki engelleri kaldırmak…
Bunu yapacak olan da hükümet… Tabii hükümet de suni gündemler yaratmaktan vazgeçip, ağırlığı ekonomiye verebilirse…

Kanser nedeniyle düşen memeyi kedi yemiş!

  • Bu hafta konuğumuz Ali Osman Sönmez Onkoloji Hastanesi Başhekim Yardımcısı Op. Dr. Ceyhun İrgil… Özgeçmişini yazmaya kalksak buraya sığdıramayız. Sağlık dışında, kültür ve sanatta da var o…
  • Meme kanseri konusunda yaptığı çalışmalarla dikkat çekiyor İrgil… Bu yıl Uluslararası Genç Girişimciler Yarışması’nın Türkiye ayağında “Kişisel Başarı” ödülüne layık görüldü. Bir ay geçmeden fotoğraf ödülü aldı.
  • Diyor ki İrgil: “Hasta yakını bizden ölümsüzlüğü istiyor. Biz sadece ölümü erteliyoruz. Ama hasta kaybedildiğinde tepki duyacak biri aranıyor. O anda günah keçisi genellikle doktor oluyor.”
  • “Bir meme, tümörden ötürü çürür ve düşer mi? Bir insanın memesini kedi kaçırabilir mi? Kedi kaçırmış memeyi. Gemlik’te üstelik… ‘Getirin de parçayı tahlil yapalım’ dedik, getiremediler.”
  • “Kadının üç memesi var. 50 yaşlarında. ‘Ağrıyor’ diye geldi. Doğuştan, olabilir. Ama 50 yıldır hiç merak etmedin mi bunu? Bana verdiği cevap çok ilginçti. Bütün kadınların böyle değil mi?”

İki aydır peşinde koşuyorum röportaj için. Çok da istekli değildi aslında. Reddetse beni kıracak. Kabul etse, sürekli göz önünde olmak rahatsız ediyor kendisini.
Ama en sonunda anlaşıyoruz ve öğle saatine yakın giriyorum, Ali Osman Sönmez Onkoloji Hastanesi Başhekim Yardımcısı Op. Dr. Ceyhun İrgil’in odasına…
Kafamı kapıdan uzatıyorum, içerisi ana baba günü. Dışarıda bekleyebileceğimi söylüyorum, ısrar ediyor, giriyorum.
“Benim her şeyim ortada. Ben hiçbir hasta ve hasta yakınıyla özel görüşmem” diyor.
Özellikle de SSK’lı hastalardan yakınıyor: “Hemen başlıyorlar, ‘Hocam muayenehaneniz nerede?’ demeye. O yüzden kimseyle özel görüşme yapmıyorum.”
Masasının önündeki sandalyede bakımlı bir bayan oturuyor. Yüzündeki çaresizlik ve üzüntüyü görmemek olanaksız.
Dr. İrgil, bu bayanın annesinin durumunu anlatıyor. Karın bölgesinin yarısını almışlar. Yapacak çok fazla bir şey kalmadığını söylüyor. Bakımlı genç kadının yüzündeki gerginlik biraz daha artıyor.

Suç duyurusunda bulunmam lazım!

Odada yaşlı bir amca daha var. Giyim kuşamı, yüzünün kavrukluğu, yakın köylerden birinden olduğunu anlatıyor. Guatr boğazını sarmış. Nefes almasını engellediği, konuşmasından belli…
Ceyhun İrgil diyor ki: “Doktor hatası, ihmali diyorlar. Bak mesela şu amcaya. Bu amca ameliyat masasında kalırsa kim suçlu olacak? Geçecekler televizyon kamerası karşısına, ‘doktor ihmal etti, sapasağlam adam öldü’ diye bas bas bağıracaklar. Benim şimdi savcılığa suç duyurusunda bulunmam lazım, bu hasta ve yakınları hakkında. Şimdiye kadar kendi sağlıklarını ihmal ettikleri için.”
İrgil, bu amcayı başka bir doktor arkadaşına sevk ediyor. Telefonda meslektaşına durumu anlatırken, 30 yıllık guatr olduğunu söylüyor ve “Amcanın çok güzel kallavi guatrı var” diyor. İrgil’in bu esprili yaklaşımı, hastayı bile gülümsetiyor.
Bütün bu gözlemler 10 dakika içinde gelişiyor. İki ayrı hasta, ille de Ceyhun İrgil diyor. Hastanenin girişinde kocaman tabela yok mu, ‘hekim seçme hakkı’ diye… İşte hastalar da bu haklarını kullanıyorlar. Ceyhun İrgil itiraz etmiyor elbette…

Cenaze için izin

Gazeteci ağabeyimiz Niyazi Menteş’in cenazesine gideceğiz birlikte.
“Bir cenazem var ona gitmek zorundayım” diyerek kalkıyor yerinden ama her adımında başka bir hasta dert anlatmaya çalışıyor. Dolabına yöneliyor, ceketi yok. Asistanına soruyor “Benim üstümde bir şey yok muydu?” diye.
Yokmuş, hafif lodos olduğu için ceketsiz gelmiş o gün. Ağır gribal durumları yeni atlatmaya çalıştığım için lahana gibi giyinmişim ben de. Ceket üzerine giydiğim montumu veriyorum doktora.
“Ceket ne ki, bazen yemek yemeyi unutuyorum yoğunluktan” diyor.
Geçenlerde bir pazartesi günü saymış, tam 148 hastaya bakmış.
Ceyhun İrgil’i bilenler bilir, onun bakması, öyle sıradan bakma değildir. Hastayı dinler, anlatır, anlamazsa bir daha anlatır.
Ölmek zor şey…
İrgil, başhekim yardımcısı olarak dış ilişkilerden, Ar-Ge’den, projelerden, Muradiye’deki kanser erken tanı merkezinden, Teras Otel’den ve diğer projelerden sorumlu…
Ulucami’ye doğru giderken Niyazi Menteş’in ölüm şeklinden yola çıkarak, “Ben bazen tanrıya dua ederim, Allahım beni bir kalp kriziyle al diye. Ölmek çok zor bir şey. Kalp kriziyle kolay. Kanserin erken tanısı bu yüzden çok önemli. İstesen de bazen ölemiyorsun. Kanserliysen, bilerek ve bekleyerek, acı çekerek ölüyorsun. Erken teşhis edilip de kurtulanlar çok. İhmal de çok. Eğer birileri savcılığa şikayet edilecekse en çok hastalar ve hasta yakınları edilmeli” diye tekrarlıyor ki, İrgil’in en çok, insanların sağlıklarını ihmal etmesine kızdığı anlaşılıyor.

Bayat balık gibi bakıyor!

Cenazeden sonra Ulucami önünden Çakırhamam’a kadar yürüyoruz ama, telefonu kulağından düşmüyor. Ya bir hasta, ya da hastaneden bir personel… Aracıyla yolda ilerlerken dikkatimi gözlerine veriyorum. Bayat balık gibi bakıyor.
“Ne olacak senin halin doktor?”
“Bilmiyorum böyle gidecek herhalde” deyip ekliyor: “Gönlüm Kent Müzesi’nde, kültürel hareketlerde. Bir yandan Muradiye Külliyesi ile ilgili projelere katılmak istiyorum. Bir yandan sağlık müzesi kurmak istiyorum. Toplumsal projeleri sürdürmek istiyorum. Gönlüm bir taraftan hep köşe yazarlığı yapmak istiyor. Zaman yetmiyor, bir de istiyorum ki, keşke gün 48 saat olsa… Sırf bu yüzden pazar günlerini sevmiyorum, çalışılmadığı için.”
Anlaşılan gün 48 saat olsa da Ceyhun İrgil’e yetmeyecek.

Hastanın bencil olması anormal değil

İnsanlarla iyi iletişim kurmanın bedeli mi bu yoğunluk ve yorgunluk? ‘Keşke bu kadar iyi olmasaydım’ dediği oldu mu acaba hiç?
“Ben iyi olmaya çabalamıyorum ki. Normal davranıyorum. İşimi ve insanları seviyorum. Nedenini bilmiyorum ama insanlara karşı umudumu koruyorum. Bu herhalde hissediliyor ki, çevrem boş kalmıyor.”
Nasıl umutlu olabiliyor anlamadım doğrusu. Örneğin odadaki, guatrı nefes almasını zorlaştıran amcadan umutlu olmak için gerekçe ne olabilir ki? Bunun gibi kim bilir ne örnekler vardır?
“Suiistimal eden de var. Kandıran da var. Hastanın bencil olması anormal bir durum değil. Çünkü o an kendi derdini, sıkıntısını yaşıyor. O yüzden bunlara da hak veriyorum.”
Ajandasını açıyor. Bir günde 10′dan fazla ameliyatın yazılı olduğu sayfaların bazılarında, birkaç dörtlük, hastalarla ilgili özel notlar var.

Sadece ölümü erteleriz!

Bu kadar çok ameliyat insanı yormaz mı? Yorgunluk hata yaptırmaz mı?
“Onu anlatıyorum hastaya. Hep şöyle diyorlar, ‘bizi araya sıkıştıramaz mısınız?’ Kimseyi kırmamaya çalışıyorum ama, sonu yok bunun. Bak, gelecek yıl ocak ayının sonuna kadar listem dolu. Hastalar buna inanmakta zorluk çekiyor. Bunun başka bir yolu vardır diye düşünüyor. Haftada bir iki gün ameliyat yapınca yetişmem mümkün değil.”
Sonra bir klasör dolusu teşekkür mektubunu gösteriyor. Mektup yazma geleneği kalmadığı halde, hastaların oturup mektup yazmış olması, ruhunu okşuyor belli…

Ölümsüzlüğü istiyorlar

İstanbul’da bir profesörün, hasta yakını tarafından öldürülmesi olayını nasıl değerlendiriyor acaba?
“O olayın ardından dekan bey çok güzel bir şey söyledi. ‘Biz tanrı değiliz’ dedi. Hasta yakınlarının, cerrahları tanrı ile kendileri arasına koymaması gerekiyor. Dikkat ederseniz hep ‘önce Allah, sonra sen’ derler. O zaman doktoru ilahlaştırmış oluyor. Senden çok ilahi bir şey bekliyor. Oysa yaptığın insani şeyler. Bilgiyle, bilimle sınırlı. Hastalar seni tanrı yerine koyuyor. Evet doktorlar ve cerrahlar hastanın kaderini değiştirebilir ama, bu hastaya da bağlı. Erken teşhis yaptın mı, kendine iyi bakabildin mi?

Günah keçisi doktor!

Hasta yakını senden ölümsüzlüğü istiyor. Biz ona çözüm bulamayız. Biz sadece ölümü erteliyoruz. Ama hasta kaybedildiğinde tepki duyacak biri aranıyor. O anda günah keçisi genellikle doktor oluyor.
20 yıldır hastadır, başka sorunları vardır. Normalde yolda giderken de ölebilecek biridir, eğer hastanede bir şey olursa, hemen bir ihmal aranıyor.”

Kanserden çürüyüp düşen memeyi kedi kaçırdı!

Memeleri çürümüş, üçüncü memesi çıkmış, içinde 3-4 kiloluk ur oluşmuş, guatrı boğazını sarmış hastaların fotoğraflarını gösteriyor.
“Bunların hepsi Bursa’dan” diyor, “Afrika’dan filan değil, Bursa’nın içinden insanlar…”
Amerika’da doktorların da hasta seçme hakkı olduğunu söylüyor ve bir memesi çürümüş bayanın fotoğrafını gösteriyor. Sadece hastalıklı bölge görüntülenmiş.
“Ne yaparsın bu durumda? Kime gidecek bu hasta. Son nokta artık. Gayet rahat. Bu hale gelinceye kadar beklemiş. Dikkaldırım’da oturuyor. Şehrin içinde yani. Kızı ile damadı evin içinde pis bir koku duyuyor. Diyorlar ki, ‘herhalde fare öldü.’ Koklayarak fark ediyorlar annelerinin bu durumunu. Anne saklıyor çünkü.
İnanılır gibi değil
Bir meme, tümörden ötürü çürür ve düşer mi? Bu dünya çapında haber olur. Bir insanın memesini kedi kaçırabilir mi? Kedi kaçırmış memeyi. Yok meme!.. Bulamadılar, getiremediler memeyi. Hem de Gemlik’te… ‘Getirin de parçayı tahlil yapalım’ dedik, yok getiremediler.”
İnsanın dudağını uçuklatacak hikaye!.. Bırakın hastanın kendisinden duymayı, ikinci ağızdan dinlerken bile karabasan çöküyor insanın üzerine…
Gürsulu bir hastadan çıkarılan kistin fotoğrafını gösteriyor. Devasa bir şey. Bir insan bu kadar büyüyünceye kadar nasıl taşır bunu içinde?
“Bir insanla en çok ilgilenebilecek, yardımcı olacak kişi kendisidir. Sen kendinle ilgilenmezsen, kendini sevmezsen, seni kim senden daha fazla sevebilir ki?”

Cehalet diz boyu!

Kadınların cehaletinden yakınıyor “Bak şimdi şuna” diyor.
“Bu kadının üç memesi var. 50 yaşlarında. Yenişehir’den. ‘Ağrıyor’ diye geldi. Doğuştan, olabilir. Ama 50 yıldır hiç merak etmedin mi bunu? Bana verdiği cevap çok ilginçti. Bütün kadınların böyle değil mi?”
Pes doğrusu…
“Kocasına döndüm. Ya amca, hiç televizyon izlemez misin? Televolelerde filan görmez misin iki memeli kadınları? Ne dedi biliyor musunuz? Onların 3. memeleri arkalarında değil mi?”
Yok artık daha neler!?
“Türkiye’nin gerçekleri bunlar” diyor.
Doktor İrgil’in anlattıkları bunlarla kalmıyor. Yerimiz sınırlı olduğu için kesip atmak istemedik ve yarın devam edeceğiz. Üstelik daha da çarpıcı hasta öyküleriyle…

Etiketler:
 

Gerilim filmi gibi hasta öyküleri

  • Ali Osman Sönmez Onkoloji Hastanesi Başhekim Yardımcısı Op. Dr. Ceyhun İrgil’le sohbetimiz sürüyor. Anlattıkça daralıyorum. O kallavi guatr vakalarını gördükçe sanki boğazım sıkılır gibi oluyor.
  • “Hastamızın kocası ‘vay senin memen alındı’ deyip bırakıp, boşanabilir. Doktor bırakamaz. Onunla tıbbi bir Katolik nikah yapıyoruz. Hasta seni bırakmadıkça, sen onu bırakamıyorsun.”
  • Hafızasında yer eden hasta hikayelerini soruyorum. “Çoğunlukla acı hikayeler… Mesela, yazabilir misin bilmiyorum ama, çok çarpıcı. 5 yıldır çocuk olmuyor diye başvuran çift vardı. Göbekten çocuk yapmaya çalışıyorlarmış!”
  • “Hangi birini anlatayım ki?” diyor İrgil… “İğne veriyorsun, tozunu döküp yalayan var. Hemoroit hastasına bir fitil, bir de kabızlık hapı veriyorsun, hapı makata sokup, fitili hap gibi yutan var…”
  • “Prostat muayenesi doğal olarak makattan yapılır. Başka yerden girip bakma şansı yok ki! Makat senin için erotik ya da namahrem bölgen olabilir. Ama doktor için burun deliğinden farklı değil.”

Ali Osman Sönmez Onkoloji Hastanesi Başhekim Yardımcısı Op. Dr. Ceyhun İrgil ile sohbetimizi sürdürüyoruz.
Bir hasta fotoğrafı daha gösteriyor.
“Şu kadın mesela, tedaviyi reddetti. İlgilenmediği için kocasına kızdığını söyledi, 9 ayda da öldü.
İnegöl’de 28 yaşında başka genç bir kadın. Kimsesiz, gariban. Kaymakam beyle görüşüp her türlü yardımın yapılmasını sağladım. Evine jandarma gönderdim. Bir öğrendik ki, bir yere ot tedavisine gitmiş. Geldiğinde göğsü böyleydi” deyip, çürümüş memeyi gösteriyor.
Kocanın suçu yok mu şimdi?
Kocasının 1 yıl boyunca tedaviye getirmediği başka bir kadının yine çürümüş memesini gösterip “Şimdi sen söyle bakalım? Bu hastayı kurtaramazsan ya da bu hastalık beyne sıçrayıp hasta öldüğünde, bir yıl boyunca tedaviye getirmeyen kocanın hiç sorumluluğu olmayacak mı?”
Dr. Ceyhun İrgil anlattıkça daralıyorum. Hele o guatr vakaları. Sanki benim boğazımı sıkıyor…
“Hadi bunlar memede, utandı diyelim. Guatr ne kadar büyütülebilir?” deyip, yine Bursa’dan guatrı boğazını sarmış başka bir kadının fotoğrafına bakarak “Abisi bile burada ilk defa gördü kardeşinin bu halini. Baş örtülü hasta. Örtüyle saklamış guatrını… Çok acayip şeyler… Tedavi için geldikten sonra bırakma şansın yok.”

Tıp artık ilgi görmüyor

Bursa’ya 20 tane daha meme kanseri merkezi açılsa yetmeyeceğini anlatıyor Doktor İrgil… En büyük sorunun da insan kaynağı olduğuna vurgu yapıyor. Tıp fakültelerinden çok doktor çıkıyormuş ama daha çok uzmana ihtiyaç varmış.
“Genç nesil doktor olmak istemiyor. Niye olsun adam? 6 sene tıp fakültesi. 5 sene ihtisas, 3-4 sene mecburi hizmet, üstüne 2-3 sene üst ihtisas, 18 sene geçiyor.
Genç kız giriyor fakülteye, bir çıkıyor 35 yaşında. Evlilik yok, çocuk yok, bir de riskli iş. 1500 YTL maaşla bir yere atanıyor. Genç nesil, özellikle 80 sonrası, bunu düşünmüyor. Haklı olarak daha hızlı ve fazla para kazanacağı yolları tercih ediyor.”
Dünyanın en kötü doktorunun bile, hastasının kötülüğünü istemeyeceğini anlatıyor İrgil… En azından bunun, kendi profesyonel şöhreti için gerekli olduğuna vurgu yapıyor.

Parasal ilişkiyi bitirelim

“Bir genel cerrahi uzmanı acillerde en az 3-5 senesini geçirir. 20 sene insanlara hizmet eder, bir gün bir kişiyi kurtaramaz, her şey biter. İşte bu yüzden risk yüksek olduğu için özel hastanelerde ameliyat fiyatları yüksek olabilir. Adam bir takım elbiseye 300 YTL verirken, özel hastanede bu fiyata safra kesesi ameliyatı olabiliyor. Bence ameliyatın parasal karşılığı yok. O yüzden ameliyat ücretini yüksek ya da düşük diye tartışmanın anlamı da yok. Doktorla hasta arasındaki parasal ilişkiyi kaldıracak bir sistemi mutlaka kurmak gerekiyor.
Bunun için en iyisi genel sağlık sigortası. Hastalar da rahat eder, doktorlar da. Doktorlara iyi ücret verilse, iş garantisi olsa muayenehanelerinde çalışmazlar. Çok yıpratıcı çünkü, 4′te 5′te çıkıp gelip muayenehanede çalışıyorsun. İki işte çalışıyorsun. Sosyal hayat yok.”
Tıp, çıraklık eğitimine dayalıdır!
Uzman doktor yokluğundan yakınıyor İrgil ama Türkiye’de tıp eğitimi ne durumda acaba?
“Tıp öyle bir bilim dalıdır ki, aslında çıraklık eğitimine dayalıdır. Görgü meselesidir. Yani, matematik gibi bir bilim değildir. İki kere iki dört etmez tıpta.
Hastalık yok, hasta var. Senin için geçerli olan tedavi, başkası için geçerli değil. Yaşı, cinsiyeti, fizyolojik yapısı, kalbinin durumu hepsi farklı. Doktorluk bu yüzden çıraklık eğitimine dayalıdır. Ne kadar çok görürsen o kadar iyi hekim olursun. Çok fazla ameliyat yaparsan çok başarılı olursun. İnsana değip dokunmayan teorik bilginin faydası yok.”

Ödüller, sorumluluğumu artırıyor

Aslında Ceyhun İrgil ile röportaj yapmayı düşündüren, aldığı ödüllerdi. Bu yıl iki ödül birden aldı İrgil… İlki, Junior Chamber International Türkiye-Genç Girişimciler Derneği’nin Türkiye’nin 10 Başarılı Genci Yarışması’nda Kişisel Başarı Ödülü’ne layık görüldü. 2006 yılında Kore’de Türkiye’yi temsil edecek.
Aradan bir ay geçti, bu kez Türk Tabipleri Birliği’nin Ulusal Fotoğraf Yarışması Büyük Ödülü ve Başarı Ödülü’nü kazandı.
Genç Girişimci ödülünden bahsederken, “Bu ödülü ben tek başıma almadım. Hastanemizin başhekimi Dr. Sedat Demir’in, Nuri Kolaylı’nın, senin de payın var bu ödülde… KETAM’ın oluşmasında, Teras Otel’in kanser hastalarının tedavisi için kullanımına sunulmasında sizin katkılarınız az mıdır? Kimse bilmiyor. Ben öne çıktım. Hammaliyesini ben yaptım. Taşırken herkes beni gördü. Oysa birileri hep yardım etti.
Deha yok, ortak akıl var. Ben hep bunu söyledim. Bu ödül sorumluluğumu daha çok artırdı. Artık daha çok şey yapmam gerekiyor” diyor.

Beklenti artıyor

Türk Tabipleri Birliği Fotoğraf Yarışması’na da kendisi değil, arkadaşları göndermiş fotoğraflarını… Biri büyük ödül, biri üçüncülük ödülü almış, diğerleri sergilenmeye değer görülmüş…
“Onlar moral veriyor. Her insan ödül almaktan, övülmekten, ruhunun okşanmasından hoşlanır. Bunlar işe de yarıyor. İnsanı aşka getiriyor. Aynı oranda insanı yoruyor. Toplum senden daha çok şey bekliyor. En önemlisi, bu ödülleri alıyorsun ama giderek kendine ait olmuyorsun. En önemli kayıp bu, belki de kazanç bilemiyorum. Ne zaman yemek yiyeceğine, tatil yapıp yapmayacağına toplum karar veriyor.”
Seda için tatile gitmedi
Mesela bu yıl bir haftalığına tatile gidecektik. Çok uğraştığımız, çok sevdiğimiz bir kızımız vardı Seda, 19 yaşındaydı. Türkiye’nin en genç meme kanseri vakasıydı. Fenalaştı, komaya girdi. Beyin metastazı vardı. Şimdi onu bırakıp tatile gidebilir misin? Gitsen ne olacak? Aklın burada olacak. Dedim eşime, ‘siz gidin.’ Kaldım ve 3-4 gün sonra vefat etti. O anda burada olman gerekiyor. Bir şey yapıp yapmaman önemli değil. Sen artık onlardan birisin. Bir insanın doktoru olduğunda, tedavisine başladığında kocasının bile onu bırakıp kaçma ihtimal ve şansı var, ama doktorun yok.

Hastayla Katolik nikahı

Hastamızın kocası ‘vay senin memen alındı’ deyip bırakıp, boşanabilir. Doktor bırakamaz. Onunla tıbbi bir Katolik nikah yapıyoruz. Hasta seni bırakmadıkça, sen onu bırakamıyorsun.”
“İçimdeki Gökkuşağı” adlı bir şiir kitabı da bulunan Doktor Ceyhun İrgil’in, Seda için yazdığı dizeleri okurken ağladım… Sizi de ağlatmak istemem. Ama birazdan gelecek cehalet örnekleriyle dudaklarınız uçuklayacak haberiniz olsun…

Makatla burun deliği arasında fark yok

Kadınlar için en büyük tehlike meme kanseri elbette. Erkekler için de prostat. Bunda da en büyük sorunun kontrol olduğunu biliyoruz ama bir de birinci ağızdan dinlemekte yarar var…
“Prostat muayenesi doğal olarak makattan yapılır. Başka yerden girip bakma şansı yok ki! Makat senin için erotik ya da namahrem bölgen olabilir. Ama doktor için burun deliğinden farklı değil. İnsanın ağzı ile makatı arasında da fark yok. Ağız dış etkilere daima açık. Bu yüzden insan insanı ısırdığı zaman tetanoz filan bir sürü şey yapmak lazım.”

Bir nesli eğit 100 yılı kurtar

Ceyhun İrgil yeniden kadın cehaletine dönüyor ve bir toplumda en önemli unsurun kadın olduğunu söylüyor. Kadınların eğitiminin, erkeklerden daha önemli olduğunu, bir nesil kadının çok iyi eğitilmesi durumunda, o toplumun 100 yılının kurtulabileceğini belirtiyor ve ekliyor:
“Erkekler hiç öyle değildir. Mağara devrinden beri hiçbir şey değişmedi. Erkekler dölleyici ve toplayıcıdır. Erkekler para bulmaya çalışır, ekmek bulmaya çalışır ve döller. Üremeyi sağlar. Mağara devrinden beri kadın evde ateşi devam ettirendir. Kültürü sürdürendir. Erkekler aralarında konuşurken, ‘Cemal Abi aşure günü ne zaman?’ diye sormazlar, bilmezler çünkü. Hiçbir kültürel faaliyetten haberleri olmaz. Kadınlar bilir. Kadınlar yürütür toplumun kültürel faaliyetlerini.
Toplumun kalitesi, kadının kalitesiyle orantılı
Toplumda bütün iyilik ve kötülüklerin anası kadındır. Bu yüzden her şeyin anası var. Niye babası denmiyor? Nedeni bu. Toplumun kalitesi, kadının kalitesiyle orantılıdır. Baba maganda olabilir. Ama anne görgülü ise çocuk görgülü olur. Türkiye bugün pek çok konuda geri ise bu kadın kalitesinden kaynaklanıyor. Toplumda her şeyi belirleyen kadındır. Kadın-erkek ilişkisini kadın belirlerse düğün oluyor, erkek belirlerse tecavüz oluyor. Bu yüzden erkek hiç bir durumda belirleyici değil.”
İrgil, memesi çürümüş kadınların fotoğraflarına bakarak, “Bu duruma gelinceye kadar harekete geçmeyen bir kadının yetiştireceği çocuğu düşünsene” diyor ve ben sadece yutkunuyorum.

Göbekten çocuk yapmaya çalışmışlar

İrgil’e hafızasında yer eden hasta hikayelerini soruyorum.
“Trajikomik ve çoğunlukla da acı hikayeler… Mesela şunu yazabilir misin bilmiyorum ama, çok çarpıcı bir örnek. 5 yıldır çocuk olmuyor diye başvuran bir çift vardı. Göbekten çocuk yapmaya çalışıyorlarmış! Gencecik aile. Ama bu eğitim öğretim meselesi. Çünkü anne kızına, ‘sen göbekten çıktın’ diye anlatıyor hep…
Mesela kocaman meme tümörü olup, üstüne balık bağlayıp gelen hastayı bilirim. Meme kanseri için geldiğini sanıyorum. Diyor ki, boğazıma bir şeyler takılıyor, acaba oradan kılçık kaçmış olabilir mi?!”
Yukarıdaki yaşanmış hikayelerin anlatımında herhangi bir yanlışlık yok. Olmaması için de defalarca okudum. Tuhaf geldiyse, anlamakta güçlük çektiyseniz tekrar okuyun…
Tümörlü memenin üstüne niye balık bağlandığını merak ediyorum. Bursa’da öyle bir gelenek varmış, yaranın üzerine özellikle alabalık bağlanırmış.

Hemoroit fitilini yutup hapı makata sokan hasta

“Hangi birini anlatayım ki?” diyor İrgil… “İğne veriyorsun, tozunu döküp yalayan var. Hemoroit hastasına bir fitil, bir de kabızlık hapı veriyorsun, hap küçük, fitil uzun… Hasta telefonla arıyor. Diyor ki ‘Hocam, haplar büyük, ikiye bölerek yutabilir miyim?’ ‘Nasıl, uzun olanı mı? Onlar fitil, makatına sokacaksın onları’ diyorum. ‘Yok abi onlar girmez oraya. Ben küçüğünü oraya soktum, büyüğünü de yuttum’ diyor. Fıkra gibi, olmaz böyle şey…”
Tabuların, kanserin erken teşhisinde en büyük engel olduğundan yakınıyor İrgil: “Sakın bıçak değdirme, sakın elletme. Elletme ama nereye? O tümör senin Müslüman olduğunu, Türk olduğunu, zengin fakir olduğunu, eğitimli eğitimsiz olduğunu bilmiyor ki! Dünyadaki en adaletli şey hastalıktır. Kanser kadar demokratik bir hastalık yoktur. Herkese eşit davranan bir şeye karşı, sen kendine göre bir formül bulamazsın. ‘Bunun bıçak değdirmeme inancı var, fazla açılmayayım’ demez ki tümör. Hasta yakınlarının bunu bilmesi gerekiyor.”