Bayram seyran yok, bakın dalganıza!

gazeteciDünden itibaren başladı, 10 Ocak Gazeteciler Günü kutlamaları… 1961 Anayasası ile gazetecilere tanınan haklardı, günü bayram eden… Sonra 12 Mart Muhtırası ile birlikte “bu hak fazla” deyip bir kısmı geri alındı. Sonrasında gelen aldı, giden aldı!

Buna rağmen bugün en özgür basın Türkiye’de imiş! Kim demiş bunu? Daha birkaç gün önce Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan…

Bu platformda, yani www.ihsanboluk.com.tr’de gördüğünüz bundan önceki son yazımdır, “Yazılarınla bize zarar veriyorsun” denilerek işime son verilmesine neden olan… Hakaret yoktu. Eleştiri yoktu. Sadece bir yargı kararıyla ilgili bilgilendirme vardı yazıda…

Öncesinde de uyarılmıştım. “Aman hükümete dokunma”, “Aman Büyükşehir Belediye Başkanı Recep Altepe’ye dokunma” denmişti defalarca… Çok kamçıladım kendimi dokunmamak için. Ama dizginleyemedim bir türlü…

Bu iflah olmaz hal, müzmin muhalif tavrımın yansıması değildi. Sadece gazetecilik mesleğinin evrensel ilkelerine bağlılığın vücuda getirdiği bir duruştu. Mesleğe bakış açısı, yaşam görüşü, bugüne kadar aldığı mesleki terbiye gereği doğruya ulaşmak için sorgulayan yapım nedeniyle, bugün (emekli ama zihnen emekli olmayacak kadar genç) işsiz bir gazeteciyim!

Dolayısıyla bugün bayram değil benim için! Peki, halen “çalışıyor” olan gazeteci arkadaşlarıma bayram mı? Asla…

Bugün medyalarda hangi koşullarda çalışıldığını, ücretlerin, sosyal hakların ne olduğunu, bir zamanlar benim de söyleyemediğim gibi genç arkadaşlarım da söyleyemiyor şimdi… Utanıyorlar çünkü… Emekçilerin hakkını alamaması, gazete patronlarına yapılan siyasi baskı, bugün medyaları ne yazık ki dördüncü kuvvet olmaktan çok uzaklara itti. Hoş, diğer kuvvetler çok mu sağlam? Değil elbette… Yargının durumu malum! Yasama deseniz, tek ağıza bakıyor! Yürütme, yürütüyor!

“Kuvvet” kalmadı ki memlekette, çağdaş demokrasilerin olmazsa olmazı “kuvvetler ayrılığı” ilkesi hayata geçirilsin! “Kuvvet kalmadı” derken, Türkiye’nin, demokrasinin nimetleri sayesinde tek bir adama nasıl bağlandığını biliyoruz hepimiz!

Böyle bir ortamda nasıl bayram yapabilirsiniz ki? O yüzden sosyal medya üzerinden kutlama filan yazmasın kimse bana… Kutlanacak bir şey yok zaten… Yazmayın, kutlamayın ki, bir süredir müziğe sarılarak unutmaya çalıştığım yarama tuz basmayın!

Erdoğan’ın sözlerinin altına imzamı atarım!

Atatürk

AtatürkCumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın, Atatürk’ün 76. ölüm yıldönümü nedeniyle Ankara Ticaret Odası Kongre Merkezi’nde düzenlenen törendeki şu sözlerinin altına imzamı atarım: “Gazi Mustafa Kemal’in 23 Nisan 1920’deki milli irade vurgusu hep geri plana atıldı. Gazi Mustafa Kemal Atatürk şablonlardan kurtarılarak öğrenilmeli öğretilmeli ve o şekilde anlaşılmaya çalışılmalıdır.”

Tek başına “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” sözü yetmez Atatürk’ü anlamaya ve anlatmaya… Erdoğan’ın da dediği gibi, bu şablonun dışına çıkarmalıyız Atatürk’ü… Başka konularda söylediklerine de dikkat kesilmeliyiz.

Mesela, “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” sözünün ardına Atatürk’ün şu sözlerini de eklemeliyiz:

AKLIN VE İLMİN REHBERLİĞİ

“Ben, manevi miras olarak hiçbir ayet, hiçbir dogma, hiçbir donmuş ve kalıplaşmış kural bırakmıyorum. Benim manevi mirasım ilim ve akıldır. Benden sonrakiler, bizim aşmak zorunda olduğumuz çetin ve köklü zorluklar karşısında, belki gayelere tamamen erişemediğimizi, fakat asla taviz vermediğimizi, akıl ve ilmi rehber edindiğimizi tasdik edeceklerdir. Benim Türk milleti için yapmak istediklerim ve başarmaya çalıştıklarım ortadadır. Benden sonra beni benimsemek isteyenler, bu temel eksen üzerinde akıl ve ilmin rehberliğini kabul ederlerse, manevi mirasçılarım olurlar.”

Belki şu sözünü de;

“Biz cahil dediğimiz zaman, mektepte okumamış olanları kastetmiyoruz. Kastettiğimiz ilim, hakikati bilmektir. Yoksa okumuş olanlardan en büyük cahiller çıktığı gibi, hiç okumak bilmeyenlerden de hakikati gören gerçek alimler çıkabilir.”

Ama asıl eklenmesi gereken cümleler de, Atatürk’ün 1 Şubat 1933 tarihinde Bursa’da yaşanan Türkçe Ezan olayını değerlendirirken söyledikleridir belki de…

“Dinin siyasete alet edilmesine asla müsamaha edilmeyecektir. Çünkü sorun din değil, dildir. Bilinmelidir ki Türk halkının milli dili, benliği bütün hayatına hakim kalacaktır.”

EN HAKİKİ TARİKAT, MEDENİYET!

Ve tabii ki, en çok bilinen şu sözü:

“Arkadaşlar, efendiler ve ey millet! İyi biliniz ki, Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, meczuplar memleketi olamaz. En doğru, en hakiki tarikat, medeniyet tarikatıdır.”

Şu cümlelerle de tamamlamak gerek belki de Atatürk’ten alıntıları…

“Din, lüzumlu bir müessesedir. Dinsiz milletlerin devamına imkan yoktur. Yalnız şurası var ki din, Allah ile kul arasındaki bağlılıktır. Din, bir vicdan meselesidir. Herkes vicdanın emrine uymakta serbesttir. Biz dine saygı gösteririz. Düşünce ve tefekküre karşı değiliz. Biz sadece din işlerini, millet ve devlet işleriyle karıştırmamaya çalışıyoruz, kasde ve fiile dayanan bağnaz hareketlerden sakınıyoruz. Gericilere fırsat vermeyeceğiz.”

GELECEĞİN ÖĞRENCİSİNİ YETİŞTİRMEK

Atatürk, akıl ve bilim demiş ya hep… Bunun da ancak eğitimle geliştirilebileceğini biliyoruz. Bilimsel akılla hareket eden donanımlı genç kuşaklara ihtiyacı var bu ülkenin… Bursa Çağdaş Eğitim Kooperatifi, bu amaçla “Geleceğin öğrencisini yetiştirmek” başlıklı panel düzenliyor.

Bugün, saat 17.30’da 3 Mart Azizoğlu İlkokulu ve Ortaokulu Konferans Salonu’nda düzenlenecek panelin konuşmacıları Hacettepe Üniversitesi emekli Öğretim Üyesi Prof. Dr. Bozkurt Güvenç ile İstanbul Kültür üniversitesi Eğitim Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Hasan Şimşek

İzlemenizi öneririm…

Kantarın topuzu!

Carl Schmitt

Carl Schmittİktidar partisi milletvekillerinin geçen hafta TBMM’ye sunduğu Ceza Muhakemesi Kanunu (CMK) ve Türk Ceza Kanunu’nda değişiklikler öngören kanun teklifi ortalığı karıştırdı. Yasa teklifi, adeta sıkıyönetim getiriyordu.
Örneğin;
CMK’nın “şüpheli veya sanıkla ilgili arama” maddesinde ucu açık bir değişiklik yapılarak “Yakalanabileceği veya suç delillerinin elde edilebileceği hususunda somut delillere dayalı kuvvetli şüphe varsa; şüphelinin veya sanığın üstü, eşyası, konutu, işyeri veya ona ait diğer yerler aranabilir” ifadesindeki “somut delillere dayalı kuvvetli” ibaresi, “makul” olarak değiştiriliyor.
Kime göre makul?

KANTAR DARMADAĞIN!

Bir suç dolayısıyla yapılan soruşturma ve kovuşturmada iletişimin tespitine ağır ceza mahkemeleri yerine sulh ceza hakimlikleri veya yargılamayı yapan mahkemelerce karar verilecek.
Devletin güvenliğine karşı ve anayasal düzene ve bu düzenin işleyişine karşı (hükümete karşı) suçlarda; “dinleme ve kayda alma”, “gizli soruşturmacı görevlendirme”, “teknik araçla izleme” mümkün hale geliyor.
Yasa teklifindeki despot maddelerden biri de, savunmanın yani avukatların dosya içeriğini incelemesi veya belgelerden örnek alması, “soruşturmanın amacını tehlikeye düşürebileceği” gerekçe gösterilerek kısıtlanabilecek olması…
Bir soruşturma kapsamında, hakkınızda dosya hazırlanırken avukatınız içeriğine ulaşamayacak, dolayısıyla savunmasız kalacaksınız!
Teklifte imzası bulunan AKP Kırıkkale Milletvekili Ramazan Can, “kantarın topuzunu biraz kaçırdık” demiş. “Topuzun kaçması” deyimi hafif kalıyor, teklifin getirdiklerini anlatmak için…

SÜREKLİ İSTİSNA HALİ!

Çarpıcı yorum, CHP Bursa Milletvekili Doç. Dr. Aykan Erdemir’den geldi. İronik dille, söz konusu teklifte bir imzanın eksik olduğunu söyledi. Eksik imza, “Sürekli istisna hâli” kavramının mucidi Nazi hukukçusu Carl Schmitt idi!
“Führer hukukun koruyucusudur” diyerek diktatörlüğü ve Nazi hukuksuzluğunu meşrulaştıran hukukçu Carl Schmitt’in imzasının da olması gerektiğine inanarak teklife bu imzayı eklediğini ifade etti Erdemir… Ayrıca, teklifin Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın talimatıyla verildiğini öne sürdü.
Aykan Erdemir’in teklife imzasını eklediği Carl Schmitt’e göre, siyaset kavramının kriteri “dost ve düşman”dı. Kimin dost, kimin düşman olduğuna devlet karar verirdi. Düşman olmadan siyaset mümkün değildi. Fakat düşman çirkin ya da ekonomik olarak zararlı olmayabilirdi. Bugün düşman olanla yarın kucaklaşılabilirdi! Peki düşman hangi kriterlere göre seçilecekti?

VARLIK, DÜŞMANA BAĞLI!

Kimin düşman olduğuna karar verme makamı, hükümranlığın makamıydı. Siyaset bu dost-düşman ayrımına bağlıydı. İçerikler değişebilmeliydi. Ancak ayırım her zaman olmalıydı. Bu ayırımın doğal ve gerekli sonucu ‘savaş’tı. Savaşsız bir dünya, siyasetsiz bir dünya demekti. Eğer düşman yoksa, savaş da yoktu, siyaset de… Ayrıca düşmanın sadece dışarıdan olması gerekmiyordu. İçerden de seçilebilirdi. Din, milliyet, etnik köken gibi başka alanlar da dost düşman ayırımında kullanabilirdi. Nihai otorite devlet, hem kendi vatandaşlarından hayatlarını feda etmelerini isteyebilir, hem de düşmanın hayatına son verirdi. Devletin başı olan lider düşmanı tespit eder ve milleti harekete geçirirdi.
Hiç yabancısı değiliz bu uygulamaların öyle değil mi?

Hadi ekonomiyi konuşalım!

ekonomi

ekonomiCumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, dün Türkiye Esnaf ve Sanatkarlar Odası (TESK) Genel Kurulu’nda konuştu. Türkiye ekonomisinin 2013’te yüzde 4’ü aşan bir büyüme kaydettiğini, Avrupa’da en ideali Almanya’nın yüzde 0,8 büyüdüğünü söyledi. Kredi derecelendirme kuruluşlarından ikisinin, zorlama açıklamalarla Türkiye’yi eleştirdiğine işaret ederek “Batmak üzere olan Avrupa ülkelerine artı puan verirken siyaseten çökertemedikleri Türkiye’yi ekonomik olarak çökertmenin hesabını yapıyorlar. Biz bunlarla ekonomimizi büyütmedik. Biz dünyayı fellik fellik dolaşarak ekonomimizi büyüttük. O yüzden gerekirse bu iki kuruluşla ilişkimizi keseriz. Zaten bunları yıllık belli bir ücrette ödüyoruz” dedi. Erdoğan yarın da (bugün) TÜSİAD Yüksek İstişare Kurulu’nda Türkiye ekonomisini değerlendireceklerini bildirdi.

Türkiye gündemi uzun zamandan beri farklı farklı konularla meşgul olurken, ekonominin gerektiği konuşulmadığı kanaatindeyiz. Türkiye’nin son bir yıldır önünde pek çok sorun vardı. Bunlardan biri de cumhurbaşkanlığı seçimiydi. Atlatıldı… Ekonominin konuşulma zamanının gelmiş olması sevindirici…

AKP hükümetinin “2023 yılında 500 milyar dolar ihracat hedefi” her platformda dillendiriliyor. Hatta aylık, 3 aylık dilimler halinde ihracat artış rakamları yayınlanınca seviniyoruz. İhracat demek, para kazanmak demek… Fakat ihracatta firma bazında karlılık oranının yarı yarıya azaldığına ilişkin veriler var. Üstelik karlılık, son 5 yılın en düşük seviyesinde… İhracatçı firmaların, uluslararası rekabet karşısında atabilecekleri pek çok adımdan sadece biri fiyat kırmak… Bununla birlikte kaliteyi de yüksek tutmak zorunda…

 

DIŞ ALEM HESAPLARI!

 

Dış ticaretle ilgili hedefler iyi de, gerçekleşmelerde sorun var. TÜİK, dün 2013 yılında mal ve hizmetlerin dış denge açığının önceki yıla göre yüzde 38,5, cari dış denge açığının da yüzde 39,7 oranında artığını açıkladı.

Bu açıklamanın, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın, TESK Genel Kurulu’nda ekonomiyle ilgili konuştuğu saatlerde yapılması ilginç bir tesadüf oldu tabii…

Fakat TÜİK bültenindeki ifade oldukça dikkat çekici…

Cümle aynen şöyle kurulmuş:

Dış alem hesaplarında mal ve hizmetlerin dış denge açığı 2013 yılında bir önceki yıla göre % 38,5 oranında artarak 106 918 milyon TL, cari dış denge açığı ise % 39,7 oranında artarak 122 312 milyon TL olarak gerçekleşti.”

Yani, dış ticaret açığı olarak ifade edilmesi gereken rakam 106 milyar 918 milyon lira… Cari dış denge açığı ise 122 milyar 312 milyon lira…

Mal ihracatı 2013 yılında bir önceki yıla göre % 6,1 artarak 311 milyar 820 milyon lira, hizmet ihracatı ise yüzde 15,7 artışla 90 milyar 575 milyon lira olmuş…

İyi, çok güzel…

Fakat ithalat da artmış…

Mal ithalatı 2013 yılında bir önceki yıla göre yüzde 12,5 artarak 463 milyar 499 milyon lira, hizmet ithalatı ise yüzde 21,8 artışla 45 milyar 815 milyon lira olmuş!

Sorun da burada zaten…

Türkiye, dış ticaret fazlası vereceği günlere kavuşmalı. Planlamalar, hesaplamalar bunun üzerine yapılmalı. 2023 yılında 500 milyar dolar ihracat hedefine ulaşsak bile, ithalata 600-700 milyar dolar verdikten sonra yolumuzu doğrultmamız mümkün değil…

 

—BEYİN CİMNASTİĞİ—

 

Sakın ha, ekonomiyi ertelemeyin
Yapın bir şeyler, ücretliyi ellemeyin
Ellediniz zaten, bilirdim yazacağımı da
Cimnastik istemiyor bugün beyin